SİVAS DÂRÜSIHHASI

SİVAS DÂRÜSIHHASI

.
Kısa ömrü ve saltanatında (1211-1220) önemli işler yapan bir Selçuklu sultanı, I. İzzeddin Keykâvus’un Sivas’ta yaptırmış olduğu dârüssıha (dârüşşifa, şifahane, şifa yurdu) mimarisi, taş ve tuğla işçiliği, çinileri, kitabelerinin çokluğu, süslemeleri ve kabartma figürleri ile birçok yenilik taşıması ve vakfiyesinin bir suretinin günümüze ulaşması sebebiyle, Anadolu Selçuklu sağlık kuruluşları içinde önemli bir konumda değerlendirilmektedir.

I. İZZEDDİN KEYKÂVUS

Anadolu Selçukluları’nın büyük hükümdarlarından Antalya fâtihi I. Gıyâseddin Keyhusrev 1211 yılında Alaşehir’de şehit olunca, Malatya valisi olan büyük oğlu I. İzzeddin Keykâvus önce Sivas’ta Selçuklu tahtına çıkmıştı. Genç Sultan, kendisine başkaldıran kardeşi Alâeddin Keykubad’ı Ankara’da yenerek Malatya civarında Minşar Kalesi’ne hapsetmiş ancak kardeşinin hayatına dokunmamış, onu veliaht tayin etmişti.

Kısa zamanda birçok fetih yapan I.İzzeddin Keykâvus, babasının Akdeniz’de kuvvetli bir Türk donanması kurduğu gibi o da fethettiği Sinop’ta daha kuvvetli bir donanma meydana getirdi. Türkiye, I. İzzeddin Keykâvus ve kardeşi I. Alâeddin Keykubad zamanlarında dünyanın en mâmur ve müreffeh ülkesi olmuş, Anadolu, İslâm âleminin en seçkin âlim ve sanatkârlarının toplandığı bir kültür merkezi haline gelmişti. Anadolu Selçuklu hükümdarlarının en büyüklerinden olan I.İzzeddin Keykâvus, ‘Sultânü’l-galib’ ve ‘Sultânü’l-Kâhir’ olarak anılıyordu.

  1. İzzeddin Keykâvus âdil, âlim, bilginleri sever, iyi huylu, cömert; şairleri, güzel sanatlar ve musiki erbabını koruyarak iltifatını esirgemeyen, hayatının son seneleri hastalıklarla geçtiği için hekimlere ve tıbba önem veren müstesna yaratılış ve yetenekte bir hükümdardı. O da babası gibi Farsça’da şairdi. Sultan I. İzzeddin Keykâvus, 1220 yılında Malatya Viranşehir’de veremden öldüğünde 35 yaşlarındaydı. Yerine sultan olan kardeşi I.Alâeddin Keykubad, ağabeyinin vasiyetini yerine getirerek dârüssıhanın güney eyvanını türbeye dönüştürmüş ve onu Sivas’ta defnettirmiştir.

Sultan I. İzzeddin Keykâvus’un hastalığı sırasında söylediği ve sandukasına yazılmasınıvasiyet ettiği, fakat sandukasında bulunmayan Farsça şu iki beyti, Selçuknâme’de kayıtlıdır:

Biz ki cihânı terk edip göçtük
Gönül derdi ekdik, matemler biçtik
Şimdiden sonra da nöbet sizindir
Biz sıramızı savdık da geçtik


SİVAS ŞİFAHANESİ

Sultan I. İzzeddin Keykâvus’un 614 (miladî 1217) tarihinde yaptırdığı sağlık kuruluşunun taçkapısı üzerindeki Arapça kitâbede dârüssıhha yazılıdır. İnsana hizmet için yaptırdığı ve kimseye yük olmadan işlemesi için zengin vakıflar bıraktığı bu sağlık yurdunu Süheyl Ünver, devrinin tıp sitesi olarak niteler. Halk bu kuruluşa Şifâiye Medresesi adını vermiştir. Sivas Dârüssıhhası’nın kuruluşundan sonraki yıllarda nasıl çalıştığını ve hangi hekimlerin görev aldığını bilemiyoruz. 14. yüzyılda yaşamış, tıbbî eser sahibi olmuş Sivaslı Hekim Ali’nin Sivas Dârüssıhhası’nda çalıştığı kesin olarak bilinememekle birlikte çalışma ihtimalinin olduğu söylenebilir.

Kösedağ bozgunu (1243) ve Moğollar’ın Anadolu’daki etkileri, Selçuklular’ın yıkılması, Beylikler dönemi ve Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin Ahmed’in vefatından (1398) sonra Timur’un Anadolu’yu işgali, Sivas’ın Timur tarafından zaptı ve yağmalanması (1400), şehirde toplumsal ve ekonomik alanda da büyük tahribata sebep olmuştur. Fâtih döneminde sakin ve barış içinde yaşandıysa da Sivas’ta eski tahribatın izleri tamamen silinmemiştir. Fâtih devrinde, Sivas Dârüssıhhası’nın harap olduğu ve vakıf gelirlerinin dârüssıha için kullanılmadığı F.N. Uzluk tarafından belirtilmiştir.

Prof. Ömer Demirel, dârüssıhhanın, Sivas’ın Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle beraber, dinî eğitim veren klasik medreseye tahvil edildiği bilgisini vermektedir. Prof. Refet Yinanç, Osmanlı döneminde dârüssıhhanın vakıflarının bir kısmının çıkarılıp yerine başka vakıflar konmuş olduğunu, medrese eğitimi veren dârüssıhhanın, öğrenci sayısının artarak 1912-1913 yılında 500’e ulaştığını kaydeder.

Max Van Berchem-Halil Edhem, Sivas Divriği Köprüsü’nde, dârüssıhhanın tapu kayıtlarından binanın harap hale geldiğinde 1182 (1768) tarihinde onarıldığını ve medreseye dönüştürüldüğünü kaydetmiştir. İ.H. Uzunçarşılı-R. Nâfiz de, dârüssıhhanın 1768 yılında bir fermanla çevrildiği bilgisini vermiş olduklarından, bu kaynağa dayanarak yapılan birçok yayında 1768 yılına kadar binanın şifa yurdu olarak kullanıldığı zannedilmiştir ki Sivas Dârüssıhhası’nın, Osmanlı’nın ilk döneminden beri sağlık alanında kullanılmadığını ve dârüssıhhada klasik Osmanlı medrese eğitiminin yapıldığını öğrenilmektedir.

Sivas Dârüssıhhası, I.Dünya Savaşı sırasında askeriye tarafından eşya ve levazım ambarı olarak kullanımıştır. Harap olan Sivas Dârüssıhhası’nda, 1937 yılında, Y. Mimar Sedat Çetintaş tarafından Türk Tarih Kurumu adına yapılan kazıda, anıtın içine sonradan yapılan duvarlar yıktırılmış, molozlardan temizlenmiş, anıtın yapısal zenginliği ve sıvalar altında kalan çinileri ortaya çıkarılmıştır.

Mebrure Değer, dârüssohhanın kuzeyinde yani girişe göre sol tarafta 3,50*6 metre boyutlarındaki bir sıra halinde dokuz odanın bulunduğu ve arka bölümde bulunan bu odaların kiler, mutfak, temizlik yeri, banyo ve ilaçların hazırlandığı eczane olabileceğini kaydetmiş, dârüssıhhanın kuzeybatısında bulunan yerin ise suyun kuzey yönden gelmesi sebebiyle hamam olabileceği ve daha önce yapılan kazılardan çıkan künkün de buranın hamam olduğu kanısını kuvvetlendirdiğini belirtmiştir.

2009 yılında başlayan ve bitme aşamasına gelmiş olan büyük onarımda, bu bölümün üzeri kapatılmış ve uzun bir salon haline getirilmiştir. Ayrıca, bir önceki restorasyonda uygulanan on betonarme tonoz yerine, eser tüm beton yükünden kurtarılarak ve orijinal şemasına uyarak bir buçuk sıra tuğla ve Horasan harç bağlayıcı ile yeni tonozlar yapılmış, güney kolu oda tonozlarının beton malzemeyle yapıldığı ortaya çıkmış, bu bölüm tekrar projelendirilerek eser tüm beton yükünden kurtarılmıştır. Harap olan çatı örtüsü ve alt katman elemanları tamamen yenilenmiş ve kurşun ile kaplanmıştır. Çürüyen taş ve tuğlanın yeniden yapımları, döşemede kulanılan orijinal (doğal taş ve pişmiş tuğla) malzeme ile uygun kodlara getirilerek değiştirilmesi ve eser temizliği yapılmıştır.

Sivas Dârüssıhhası’nın 750. yılı Sivas’taki mülkî ve askerî erkânın, tıp mensuplarının katılımıyla, 4 Eylül 1967 tarihinde, dârüssıhha avlusunda yapılan sade bir törenle kutlanmıştır. Kültür ve medeniyetimizin, tıp tarihimizin bu önemli kuruluşunun 750. yılında PTT Genel Müdürlüğü de bu günün anısına hatıra pulu ve ilk gün zarfı çıkarmıştır.

 

MİMARİ ÖZELLİKLERİ VE SÜSLEMELERİ

Sivas Dârüssıhhası, Anadolu Selçuklu sağlık yurtlarının en büyüğü olarak 54,65*61,91 metre ölçüleriyle yaklaşık 3,400 m2’lik alanı kaplamaktadır. Dört eyvanlı açık avlulu medrese tipinde inşa edilen dârüssıhhanın 690 m2’lik avlusunda, etrafı revaklarla çevrilmiş otuz oda bulunmaktadır. Dârüssıhhada taş, tuğla malzeme ve çini kullanılmış olup taçkapı, pencere bordürlerinde ve ana eyvan yüzeyinde süslemeye önem verilmiştir.

Anıtın taçkapısı üzerinde, Arapça inşa kitâbesi yer alır. Taçkapı kemerinin köşeliklerinde, tahrip olmuş, yürür durumdaki iki hayvan kabartması bulunmaktadır. Birinin boğa olduğunu belirtenler olsa da her ikisi de aslan figürü olarak kabul edilen ve pek seçilemeyen bu kabartmalar, sıhhati ve gücü sembolize etmektedir. Dârüssıhhanın taş oymaları ile görkemli görünüş kazanan ana giriş kapısı, iç içe geçmiş yıldız biçimindeki zarif motiflerle sonsuzluğa açılan çok görünüşlü bir şaheserdir. Taçkapıdan sonra geçilen koridor, ikinci bir kapı ile çevresinde revaklar, ince uzun koridorlar ve ocaklı odalar bulunan avlulu medreseye açılır.

Girişin tam karşısındaki sivri kemerli ana/büyük eyvanın iki tarafında insan yüzü kabartmaları bulunmaktadır. Eyvanın sağında, hilâl içinde saçları iki yanda örgülü bir kadın başı kabartması seçilebilmekte,  soldakindeyse çok tahrip olmuş bu figürün çevresinden güneş ışınları çıkan sakallı bir erkek başı kabartması yer almaktadır. Her iki figürün çevresinde de kelime-i tevhid yazılı olup kadın kabartmasının altında suret-i kamer, erkek kabartmasının altındaysa suret-i şems yazılıdır.

Sanat tarihçisi Emel Esin, 1985 yılında Sivas’a geldiklerinde söylediği şekilde, bu figürler Orta Asya Türk kültüründe ve Selçuklular’da hükümdarlık sembolüdür. Bu konuda Ali Haydar Bayat’ın görüşü şu şekildedir: ‘Sivas ve Divriği dârüssıhhalarındaki kadın ve erkek figürleri, eski Anadolu inançlarındaki anlamını yitirerek Selçuklu döneminde, sembolik, dekoratif ve koruyucu bir tılsım olarak birçok mimari eserde rölyef biçiminde kullanılmıştır.’

Dârüssıhhanın güney eyvanında yer alan I. İzzeddin Keykâvus’un türbesi ongen tuğla örülü bir kasnağa sahiptir. Selçuklu sanatının en zengin sırlı tuğla ve mozaik-çini süslemeleri bulunan türbe cephesinde de geometrik geçmeler ve rûmîler, svastikalar, yıldızlar, bordür halinde devam eden bezemeler, çiçekler ve zengin örgülü kûfî yazılar; mavi, lacivert, beyaz ve firuze renkleri ile anıtın en görkemli ve değerli bölümünü oluşturmaktadır. Türbenin mihrabı geometrik yıldız motifleriyle süslenmiştir. Türbe mihrabının önündeki çinili sanduka I. İzzeddin Keykâvus’a aittir. Işık etkisiyle mihrapta oluşan gölge, sanki tahtında oturan hükümdar gibi yorumlanmaktadır. Türbede sultanınkinden başka, eşi Selçuk Hatun ve hanedanın diğer fertlerine ait olmak üzere irili ufaklı on iki sanduka daha vardır.

  1. Ünver, eserdeki süslemelerin, estetik yönleriyle aynı zamanda hastaların ruhlarında ince duyguların doğmasına da yardımcı olduklarını, Selçuklular’ın bu hususa dikkat ettiklerini, Anadolu Selçukluları’nın hayran olunan, Batı ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun, ikiye ayrılmadan önce Anadolu’ya Roma ili denilmesi sebebiyle rûmî denilen bu süslemelerin esasının da kuş kanatlarından ve Selçuk amblemi olan kartaldan stilize edildiğini, bu durumun dârüssıhha süslemelerinde de yer aldığını belirtmiş, ayrıca dârüssıhhanın taçkapısı ve türbe cephesindeki süslemeler ve geçmelerin de başlı başına bir sanat anıtı olduğunu kaydetmiştir.

Evkaf kayından dârüssıhhanın bir de çeşmesi olduğu, fakat zamanla bakımsızlıktan kullanılamaz hale geldiği görülmektedir. Dârülsıhhanın mimarının adı bilinmektedir. Türbenin sağdaki pencere açıklığının üst köşesinde çini kitâbede görülen Ahmed b. Bezl el-Marendî, S. Çetintaş’ın belirttiğine göre türbe çinilerini yapan sanatkârın adıdır.

 

KİTABELERİ

Sivas Dârüssıhhası’nın kitâbeleri konusunda en kapsamlı çalışma Ali Haydar Bayat tarafından yapılmıştır. Bu konudaki başlıca yayınlarda kitâbelerin tamamının verilmemiş olduğunu tespit etmiştir. Dârüssıhhanın mevcut yirmi kitabesinden eksik ve yanlış okunanlardan başka, varlığından kimsenin haberdar olmadığı yedi kitabesini de yerlerini belirterek belgelemiştir.

  1. Giriş kapısı üzerinde üç yönde devam eden Arapça inşa kitâbesi: “Allah’ın emriyle galip dünya ve dinin izzeti, İslâm’ın ve Müslümanların dayanağı, kara ve denizlerin hâkimi, Selçuk hanedanının tacı, müminlerin halifesinin rehberi, Keyhusrev oğlu Ebû’l-Feth Keykâvus, bu dârüssıhhanın inşasını 614 (1217) yılında emretti.”
  2. Türbe kapısı üzerinde kemer içindeki panoda ma’kılî (yuvarlak olmayan, düz, dik ve köşeli yazı stili) kitâbe: “Muhammed” (sav).
  3. Türbe cephesinde silme üzerinde on dört parça çini levhadan oluşan tek satırlık Arapça celî sülüs çini kitâbe: “Biz sarayların geniş mekânlarından, kabirlerin dar bölmelerine getirildik. Vah! Ne yazık ki bu ölüm hadisesinde geçici olan dünyadan el çekip ahirete göçüş, 617 yılı Şevval’in dördüncü günü gerçekleşti.”
  4. Türbe kapı kemerindeki sülüs Farsça kitâbe: “Cihanda çok şahlar vardır ki onların okları saltanat göklerinde Pervin’i (Ülker/Süreyya) yerinden kopartıcı idi. Mızrakları da Cevzâ’yı avlayıcı idi.”

5-6-7. Türbe cephesinde pencere üstlerindeki üç panodaki örgülü Arapça kûfî kitâbeler: “Yeryüzünde her şey gelip geçicidir. Azamet ve heybet ve in’am ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâkidir. Allah en doğrusunu söyleyendir.” (Rahmân, 26-27).

  1. Kapı lentosu üstündeki kûfî Arapça kitâbe: (Onlar başlarına bir musibet geldiğinde) “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz, derler.” (Bakara, 156).

9-10. Sol pencere üstündeki geometrik geçmeli panoda Arapça usta kitâbesi: “Amel-i Ahmed bin Bedel el-Merendî.” (Merendli Bedel oğlu Ahmed’in eseri.)

  1. Türbe içinde mihrap kemerindeki kitâbe (mihrabiye kitâbesi): “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan kişiler yaptırır. İşte bunların hidayete erenlerden olması beklenir.” (Tevbe, 18)

12-13. Büyük eyvanın üst-dış kısımlarındaki figürlerdeki kitâbeler: “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.”

Hilal içinde örgülü saçlı kadın başı kabarma figürünün altında: “Sûret-i Kamer.”

Etrafından güneş ışıkları çıkan erkek başı kabartma figürünün altında: “Sûret-i Şems.”

 

DİĞER KİTÂBELER

  1. Büyük eyvanın üzengisinde, güney yönünde baş tarafı kırılmış Farsça beytin yer aldığı kitâbe: “…ki onun sahibi olur.”
  2. Büyük eyvanın üzengisinde kuzey yönündeki Farsça kitabenin devamı: “Her izzet ve ikbâlin bu dünya ve dine uygundur.”

16-17. Kuzey eyvandaki orta geçidin soluna düşen iki odanın kapısı üzerinde bulunan her iki kitâbe aynı metni ihtiva etmektedir: “Senden geriye ancak izzet, beka ve mutluk kalacaktır.”

  1. Kuzey eyvanda bulunan orta geçidin sağ yanındaki oda kapısının üzerinde bulunan mavi çinili kitabenin metni şu an deşifre edilememiştir.
  2. Güney cephesindeki odanın kapı üstündeki kitâbe: el-Âdilü Allah, (Âdil olan Allah’tır).
  3. Güney cephesindeki odaların kapı üstlerindeki kitâbe: el-Âdilü Hû (Âdil olan O’dur).

 

VAKFİYESİ

Sivas Dârüssıhhası’nın 1 Muharrem 615 (30 Mart 1218) tarihli Arapça vakfiyesi, Selçuklu dönemi hastanelerinin günümüze kadar ulaşan tek örneği olması bakımından büyük önem taşır. Bu vakfiye aynı zamanda Sivas’ın şehir içinde yer alan en eski Selçuklu vakfiyesidir. Selçuklu devri tıp tarihi, vakıflar ve Anadolu tarihî coğrafyası için kıymetli bir belge olan Sivas Dârüssıhhası vakfiyesi M. Cevdet ve A. Süheyl Ünver tarafından Evkaf Mahzeni’nde bulunmuştur.

Başında ve sonunda şahitler ile kadı tasdikleri yer alan vakfiye, Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde kayıtlıdır. Vakfiyede, dârüssıhhaya sınır olarak bulunan, Melik Nizâmeddin Yağıbasan Hankahı, Selçuklu Medresesi, Sultan Bahçesi ve Tokat Caddesi belirtilmekte, Nesep Hatun’un (I. İzzeddin Keykâvus’un halası ve Kayseri Gevher Nesibe Dârüşşifası’nın bânisi) adı, Horhun (Düzyayla köyü) mezrası sahibesi olarak geçmektedir.

Bu vakıf senedi, Anadolu Selçuklu dönemi dârüssıhhalarının kadroları ve işletilmesi hakkında bilgi verdiği gibi bu işleyiş, Osmanlı dârüşşifaları için de örnek teşkil etmiştir. Sultan, dârüssıhha vakıflarının idaresini, saray hazinedarı ve Çankırı Dârülafiyesi’nin (1235) kurucusu olan Cemâleddin Ferruh’a vermiştir. Besmele ile başlayan vakfiyede, Allah’a (cc) hamd ve Peygamber’e (sav) salât ve selam edilerek Sultan Keykâvus b. Şehid Sultan Kehusrev b. Sultan Kılıçarslan’ın mülkü olup sahip olduğu şeylerin tamamının vakfedildiği belirtilmektedir. Konya’da, Ereğli’de, Aksaray’da, Kayseri’de, Malatya’da, Tokat’ta ve Sivas’ta vakfedilen bahçe, arazi, çiftlik, köy, dükkân, ev, konak, değirmen adları, sayıları, yerleri, sınırları belirtilerek sıralanmakta ve şöyle denilmektedir:

“Bu hayırlı vakıf, vakfiyede zikredilen, sınırları tarif edilen beş köy ve yüz sekiz dükkân, yedi tarla ve sebzelik bahçe, değirmen, hara, ahır, depo, tohum işleri, arazileri, binalar, enkazı, aşağısı, yukarısı, ev ve konakları, samanlıkları, vahaları, meraları, meskenleri, ağaçları, bağları, tarlaları, bostanları, kiradaki yerleri, kerestelikleri, odunlukları, nehirleri, sulama kanalları, kuyuları, bahçeleri, ormanları, gölcükleri, havuzları, kaynakları, düzlükleri, tepeleri, dağları, mâlum olan su hakları, çöplükleri, mâmur ve mâmur olmayan yerleri, kendisine ait bütün hakları ile birlikte tamamiyle Sivas dışında Tokat caddesi ağzında yapılmasını emrettiği hayırlı bir tesis olan dârüssıhhaya vakfetti.”

Dârüssıhhanın dört hududu kaydedilerek özetle şu ifadelere yer verilmektedir:

“Vâkıf (Sultan I.İzzeddin Keykâvus), vakfettiği bütün şeyleri her türlü engelden uzak, bütün şartların doğruluğu ile kesin kalıcı olarak vakfetti. Hiçbir sebeple satışı, bağışı, rehin, mirasçılara taksim, temlik, gereksiz yere harcama, başka bir mal ile değiştirme yapılamaz. Vakıf şartları sağlamlaştırılmış olarak ebediyyen yürürlükte kalacaktır. Günlerin, ayların, yılların gelip geçmesi onu bozmayacak, eskitmeyecek ve kıyamete kadar devirler onu yenileyecek sağlamlaştıracaktır. Allah’a iman eden halife, sultan, melik, vezir, vali, reis, kadı, müftü, komutan, muhtesip vb’den hiçbirine bu vakfiyeyi eksiltmek, bozmak, değiştirmek, iptal etmek, durdurmak, ihmal etmek hiçbir suretle helâl değildir.”

Vakfiyede, bunlara girişenlerin verilen âyet mealleri ve hadisler gereğince Cenâb-ı Hak tarafından hesaba çekileceği ve azap verileceği, vakfın mütevellisi Cemâleddin Ferruh b. Abdullah’ın hâzik, üstün, tecrübeli hekimlerin, kıymetli kehhâllerin (göz hekimi) merhametli, şefkatli cerrahların maaşlarını ve ilaç yapımında kullanılan ham maddelerin teminini ve tertibinde çeşitli görevlerde çalışanların görev ve dereceleri üzerinde tasarrufta serbest olacağı, sonraki mütevellilerin; vakfın gelirlerini dârüssıhhanın çalışması ve gerekli yerlerin tamiri ve yeni gelir kaynaklarının satın alınmasında kullanmasını, vakıf mallarından hiçbirini üç seneden fazla kiraya vermemesini, zalim, tamahkâr, mütegallibe ve hilesinden korkulan kimselere kiralanmamasını şart kılarak şöyle denilmektedir:

“Allah saklasın, dârüssıhhanın ışığı sönüp eseri kalmamış, yıkılmış, gelirleri mahvolup yenilenmesi ve meydana getirilmesi imkânsız, faydalanılması güçleştiğinde, vakıfların geliri, müminlerin âcizlerine, yerler ve gökler durdukça sarfolunacaktır. Bunu değiştirenlerin günahları boynuna olacaktır.

SİVAS RAHATOĞLU DÂRÜRRÂHASI

Râhatoğlu ailesinin Sivas’ta kurmuş oldukları Dârürrâha, tarihi sosyal yardım kurumları içinde eskiliği ve niteliği ile ayrı bir önem taşır. Dârürrâha adı verilen bu mekânın ve ona bağlantılı olan vakıflarının gelirleri çok amaçlı sosyal dayanışmaya tahsis edilmiştir. Dârürrâha tarihimizde ilk defa Sivas’taki bir vakıf için kullanılmış olup herhangi bir yerde daha kullanılmamıştır. Bu özgün terkip, “Rahat’ın evi” anlamında özel bir isim olmakla beraber, sözlük anlamı ile “rahat edilen ev, rahatlık veren yer” olarak da değerlendirilebilir. Bu mekâna “rahat evi” anlamındaki dârürrâha adının veriliş sebebi, vakfiyesinde belirtildiği üzere, misafirlerin konaklayacağı, düşkün ve hastalara yardım edileceği bir yer olması yanında vakfın banisinin bu ismi (Râhatoğulları) taşımasıdır.

Râhatoğulları, Selçuklu devrinde Sivas’ta nüfuz kazanmış kadim bir ailedir. Râhatoğlu, Kemâleddin Ahmed’in oğlu Rükneddin Hattâb, babası gibi Selçuklu devrinin önemli devlet adamlarından, muhtemelen vezirlerinden olup Sivas’ta 721 (miladî 1321) yılında Dârürrâha adını verdiği bir vakıf kurmuştur. Vakıf senedine göre, Sivas’ın bazı tuzlaları bu vakfa akar kaydedilmiştir. Vakfa ait eserlerden hiçbiri günümüze gelememiştir. Yine aynı aileden Şeyh Hasan 1377 yılında Dârürrâha’ya ait binalardan merkez binayı yenilemiştir. 1377 tarihli tecdid kitâbesi günümüze gelebilmiş ve halen Sivas Kızılırmak/İmaret mahallesinde bulunan, adını buradaki imaretten almış olan İmaret Camii duvarında bulunmaktadır.

Bu dârürrâha, gerek Osmanlı döneminde, gerekse günümüzde bazı faaliyetlerini sürdüren dârülaceze, yetimhane ve huzurevi gibi sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın Türkiye’deki ilk örneğidir. Dârürrâha’ya ait vakfın en büyük gelirini tuzlalar (memlehalar) oluşturmaktadır. Vakfiyede gelirler, beş eşit parçaya ayrılmış ve her birinin sarf yerleri gösterilmiştir.

 

▪ ANADOLU SELÇUKLU ŞİFAHANELERİ > DİVRİĞİ TURAN MELEK DÂRÜŞŞİFASI

Mengücekoğulları’nın Divriği kolunun başkentinde 1228 yılında Melike Turan Melek tarafından yaptırılan dârüşşifa ve ona bitişik olarak eşi Ahmed Şah tarafından bir külliye halinde inşa ettirilen cami, Anadolu’da bir benzeri daha bulunmayan, mimarî, sanat ve tıp tarihi açısından evrensel niteliği haiz bir şaheserdir.  Eşsiz bezemeleriyle dönemin taş işçiliğini aşan bu külliyenin özgün bir üslubu vardır. “Öncesiz ve sonrasız”, “mucize” ve “muamma” olarak nitelenen bu üslup Selçuklu dönemindeki sanat ve zanaat ortamının özelliklerini içeren büyük bir birikimi yansıtmaktadır. Bu eser, Anadolu Türk medeniyetinin ulaştığı düzey ve toplumsal refahın da bir göstergesidir.

Melike Turan Melek ve eşi Ahmed Şah, amca çocukları olup Sultan Alparslan’ın Anadolu’yu fethetmek için görevlendirildiği dört kumandanından biri Emir Mengücek Gazi’nin beşinci kuşak torunlarıdır. Mengücekoğulları (1071-1252), Anadolu Selçukluları’na bağlı, Erzincan merkezli bir devletti. En geniş zamanlarında Erzincan, Gümüşhane, Kelkit havzası, Divriği ve kuzey Tunceli bölgesine hâkim olmuşlardı.

Mengücekoğulları’nın Divriği kolu, siyasî tarih sahasında değil ama başkentleri Divriği’de bıraktıkları cami, medrese, dârüşşifa, türbe, hamam (külliye) yaptırmak, Divriği Kalesi’ni sağlamlaştırmak gibi eserler ya da içme suyu getirmek, sulama cetveli ihdas etmek gibi medenî işlerle şöhret kazanmışlardır. Böylelikle ülkelerini sulh ve refah içinde yaşatmışlar, yaptırdıkları mimarlık harikası Divriği Dârüşşifası ve Ulu Camii ile gizmeli başkentlerini taçlandırmışlardı. Mamur bir şehir olan Divriği, bu sebeple o dönemlerde “Dârü’l-hayr” olarak anılıyordu.

Ulucami ile bitişik dârüşşifa, ilk bakışta bütün bir yapı, dârüşşifanın taçkapısı da külliyenin ana girişi izlenimi verir. Ulucami, her iki yapının ortak adı olup Anadolu’da bu formda bütünleşmiş başka bir eser yoktur. Divriği Ulucamii ve Dârüşşifası, Anadolu Selçuklu camileri ve dârüşşifalarının en özgün örneği olduğu için 1985 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine dâhil edilmiştir.

Divriği Kalesi’nin güneyinde yükselen bu eşsiz külliyenin başmimarı Ahlatlı Hürremşah’tır. Cami 32*40 metre (1.280 m2), dârüşşifa ise 24*32 metre (768 m2) olmak üzere, yapı, toplam 32*64 metre (2048 m2) dikdörtgen bir alan üzerine inşa edilmiştir. Alan olarak dârüşşifa, caminin 3/5’i kadardır. Dârüşşifanın ayrıca kendi alanının 1/3’ü kadar bir asma katı vardır.

Evliya Çelebi’nin “övmede diller âciz kalır” diye belirttiği Divriği Ulucamii ve Dârüşşifası ve içinde Şehitlik adı verilen türbesi, külliyenin günümüze gelen en önemli kısımlarıdır.

 

DARÜŞŞİFA

Yapı grubunun güneyinde yer alan Melike Turan Melek Dârüşşifası, Kayseri Gevher Nesibe Mâristanı (1206) ve Sivas I. İzzeddin Keykâvus Dârüssıhhası (1217) gibi günümüze bozulmadan gelebilen en eski Selçuklu tıp merkezlerinden biridir.

Batısındaki taçkapıda bulunan Arapça inşa kitabesinde şunlar yazılıdır: “Bu mübarek dârüşşifanın yapılmasını Allah’ın rızasını yerine getirmek isteğiyle kutlu Melik Fahreddin Behramşah’ın kızı bağışlanmaya muhtaç, adaletli Melike Turan Melek buyurdu. Allah kabul etsin, âmin. Altı yüz yirmi altı yılının birinci ayında (1228).” Dârüşşifada bulunan ikinci kitâbe usta kitabesidir. Büyük eyvanın arka kemerinin altında iki parçalı taş üzerinde, “Ahlatlı Hûrşad’ın eseridir.” yazılıdır.

Cömertliği ve hayırseverliğiyle ünlü Fahreddin Behramşah’ın kızı Melike Turan Melek, bütün servetini sanat şaheseri dârüşşifanın yapımında kullanmıştır. Bunda Melike’nin atadan, anadan aldığı terbiye ve yetişme tarzı yanında gücü ve varlığı da etken olmuştur. Melike’nin annesi İsmetî Hatun, “Sultanü’l-muazzam” adını ilk kullanan Selçuklu hükümdarı Sultan II. Kılıcarslan’ın kızıdır. Dolayısıyla Melike Turan Melek, II. Kılıcarslan’ın da torunudur.

Dönemin hekimlerinden ünlü tabip, ruh hekimi, bilgin ve botanist Abdüllatif el-Bağdadî’nin (1162-1231) Behramşah’ın sarayında konuk iken Melike Turan Melek’i şifa yurdu yaptırmaya teşvik etmiş olması muhtemeldir.

Mimari Yapısı. Cami ile aynı mimari örgüde ve 1,4 metre eninde olan dış duvarlar, dârüşşifada bulunan asma kattan dolayı, batı ve güney cephelerde 3 metre daha yüksek olup 12 metreyi bulmaktadır. Alanı iki kat büyük olan cami tek mekân iken, dârüşşifa, eyvanları, revakları, odaları ve asma katı ile çok bölümlü bir tasarımdır.

Dârüşşifanın Taçkapısı. Yükseklik, plan ve bezemeleri bakımından yepyeni özellikler göstermektedir. Taçkapı, benzeri olmayan, dolu dolu bezenmiş, iç içe iki taş kemerden oluşan eşsiz bir örnektir. Silme takımları, ince sütünçeler ve bunları sonlandıran palmetler, geometrik bordürlerle zenginleştirilmiştir. Yarım bir eyvan görünümündeki taçkapının kemeri, işlemeleri ve tacı, bir baş bağını andırmakta, başlık bordürleri Selçuklu kaftanlarının kollarındaki “şiraz” denilen kol bağlarına benzemektedir.

Yüksekliği 14 metre ve eni 10,5 metre olan taçkapının dış sütun demetleri üzerinde biri sol ve diğeri de sağ tarafta olmak üzere küpesi (mengüş) seçilebilen bir erkek başı ile örgülü saçları belirgin, fakat tahrip edilmiş iki insan figürü bulunmaktadır. Sivas Dârüssıhhası’nda ana eyvanın iki tarafında yer alan erkek ve kadın başı kabartmaları, eski Anadolu inançlarındaki anlamını yitirerek Selçuklu döneminde, sembolik, dekoratif ve koruyucu bir tılsım olarak mimari eserlerde rölyef olarak kullanılmıştır.

Taçkapıda tabandan yükselen sütun demetleri, kapı üzerinde yer alan diskler, kartuşlar, palmetler, ışık gölge oyunları olağanüstü bir sanatı sergiler. Kapı kavsarasının altına gelen alınlık üzerinde dekoratif yıldızlar, aynen bayrağımızdaki yıldızlardır. Alınlığın altında birinci kata ışık veren bir pencere bulunur. Bu dikdörtgen ve bölmeli pencere önünde eskiden döndüğü söylenen üzeri son derece zarif bezemeli bir denge sütunu yer alır. Bu anıtsal taçkapıda büyük ve kitlesel taşlar ustalıkla ve özellikle yıldız ve ay motifleri, palmetler, yaprak frizleri, yuvarlak dilimli yelpazeler, birçok bezeme ile uyum içinde, yüksek kabartma olarak hayranlık uyandıran zevk inceliği ile işlenmiştir. Taçkapının sol iç pâyesinde gizlenmiş, biri cepheden, diğeri profilden olmak üzere Selçuklu başlıklı “ustalar rölyefi” olarak adlandırılan bir kabartma şimdilerde kayıptır.

Dârüşşifanın taçkapısında bugünkünden çok farklı bir giriş kapısı bulunmaktayken örülerek doldurulmuştur. Bu kapının üst kısım dolgusu kare şeklinde bir pano olup yüzeyleri süslemeli sekizgenlerle bezenmiştir. Üstünde üç sıralı nesih yazıyla kitâbe taşı yer alır.

İç Mekânı. Dârüşşifanın taçkapısından, üstü zengin plastik görünümlü yıldız tonozla örtülü olan giriş eyvanına geçilir. Giriş eyvanından orta mekâna, değişik üslupta kemeri olan bir kapıdan geçilerek girilir. Orta mekânda simetri esas alınmış olup üç eyvanın tonozları da giriş tonozu gibi hareketli plastik ifadeye sahiptir. Revaklar, zenginleştirilmiş beşik tonozlarla üç bölümlü kısma açılırlar. Orta bölümde yine aynı şekilde tonoz kullanılmış, havuzun üstüne rastlayanın tepesinde açıkık bırakılmıştır.

Yapının yan eyvanlarının örtülerinde yıldız tonozun bütün değişik sistemleri uygulanarak hareketli bir görünüş sağlanmıştır. Bu yan eyvanlara sonradan mezarlar ilave edilmiştir. Bu kitâbesiz taş/alçı mezarların kimlere ait olduğu bilinmemektedir. Kuzey yan eyvanda altı, güney yan eyvanda iki sanduka vardır. Yerel anlatımlara göre bunlar, “ilim yapan müderrisler ve başka memleketlerden okumaya gelen talebelerdir.” Türbede yer kalmayınca vâkıfın evladı bu eyvanlara gömülmüş olmalıdır.

Yan eyvanların iki tarafında sivri kemerli kapılarla girilen beşik tonozlu birer oda bulunmaktadır. Dört ışınlı br yıldız tonozla örtülü ana eyvanda, yan duvarlarda bir merkezden çıkan yelpaze şeklinde süslemeler, eyvana hareketli görünüm kazandırır. Dârüşşifada iç mekân süslemesi mimari elemanların dekorlanmasıyla oluşur. Ana eyvanın kemer süslemesi üç ayrı bordür halindedir. Dârüşşifanın ana eyvanında tonozun bittiği yerde üç duvar boyunca uzanan silmenin her dört köşede önce kıvrılıp sonra yapraklarla zenginleşerek düğüm şeklinde iri bir motif oluşturduğu, eyvanın kuzey ve güney duvarı başlangıcındaki silmenin stilize yılan motifine benzediği görülmektedir.

Ayrıca eyvan kemerinin bastığı iki sıra yaprak dekorlu başlıklar ve kenar içyüzünde yer alan geçme dekorlu madalyonlar ile eyvanlar arasındaki mekânların ve dilimli kapı kemerleri yüzeyindeki diğer madalyonlar, ışınsal kabaralı rozetler, burada yer alan süslemelerdir. Orta hacimdeki dört sütundan girişin sağındakiler, silindirik gövdeli ve başlıkları birbirinin aynı olup gövdeleri çeşitli şekilde bezenmiştir. Sağdaki sütunlar ise kalın silmeler, rûmî, yarım ay ve palmetlerle bezeli başlık taşırlar. Dârüşşifanın ortasında yer alan sekiz köşeli havuz cenneti simgelemektedir.

Kümbet (Şehitlik, İç Türbe). Dârüşşifanın kuzeydoğu köşesine yerleştirilen içten kubbeli, dıştan piramit külahlı bu klasik Selçuklu kümbetinin, cami tarafında biri kapıya dönüştürülmüş iki hacet penceresi vardır. Kümbet tek tek katlı olup naaşlar, mumyalanmış olarak gömülmüştür. Yaşayışlarındaki sessizlikleri gibi bu mütevazı türbede yatan Mengücek beylerinin kabirlerinde yazı bulunmuyor. Fakat boyuttaki taş, tuğla ve alçıdan on beş sandukada medfun bulunanlar Divriği’nin yaşlıları tarafından verilen bilgilere göre şöyledir:

“Kapıdan girilince, sağdaki ilk dört mezardan firuze seramik kaplı olan birinci mezar Ahmd Şah’ın annesi Fatıma Hatun’a, ikincisi Helvacı Hatun’a, dördüncüsü dârüşşifayı yaptıran Turan Melek Hatun’a, orta sıradaki dört mezardan ilki (beşincisi) Ahmed Şah’ın babası Süleyman Şah’a, firuze renkli, üzerinde “Allah” yazılı altıgen karolarla kaplı ikincisi (altıncısı) Ahmed Şah’a aittir. Sonuncu sıradaki beş büyük mezar ve ayrıca aralarına sıkıştırılmış iki küçük mezar da şahın çocukları ve diğer yakınlarına ait olarak bilinir.

 

DİVRİĞİ ULUCAMİİ

Caminin bânisi Ahmed Şah, Mengücekoğulları’nın Divriği kolunun hükümdarı II.Süleyman Şah ve Fatıma Hatun’un oğludur. Ulu Cami’nin kitâbelerinde adı geçmeyen Fatıma Hatun’un 15 Muharrem 641 (5 Temmuz 1243) tarihli Ulu Cami vakfiyesinden, oğlu Ahmed Şah ile birlikte vakfın kurucusu olduğu anlaşılmaktadır.

Ulu Cami, onaltı sütunlu, mihrap duvarına dikey beş sahından oluşur ve üzerini bir kubbe, bir kubbe feneri ve yirmi üç tonoz örtmektedir. Sekiz köşeli olan sütunlar, geniş başlıklar taşımakta olup duvarların kalınlığı 1,4 metredir. Caminin kuzey kapısı (hanımlar kapısı), çarşı kapısı (batı/erkekler kapısı) ve doğuda yer alan şah kapısı olmak üzere üç muhteşem girişi vardır.

Caminin kuzeydeki taçkapısının yüksekliği 14,5 metre, eni 11,5 metre, derinliği ise 4,5 metredir. Taçkapının iki kanadında simetri izlenimi veren fakat birbirinin aynı olmayan arka arkaya sıralanan hemen hemen bağımsız durumdaki, yüzeyden fışkırmış gibi yüksek kabartmalar, her dalında ufak ağaçların, ince sütunlardan iri yaprakların, ayna denilen ve üzerleri yıldız kabartmalı yuvarlak levhaların çıktığı bir plastik görünüm sergilemekte, kapının her iki yanında vazodan çıkan hayat ağaçları yer almaktadır.

Kuzeydeki bu taçkapı ve bezemeleri, benzerine asla rastlanmayan hayal ötesi bir tasarım hünerisergilemekte, kompozisyonu, cephe güzelliği, kabartmaları, anıtsal etkisi, ışık ve gölge derinlikleri, yönünden üstünlük, taşımaktadır. Sanatkâr, sanki bitki motifleri ile bir cennet bahçesi tasarlamıştır.

Caminin kuzey  taçkapısı kavsara nişinin alt bölümünde, beş yüzeye bölünmüş kitâbelikte, celî tarzında Selçuklu neshi ile büyük kabartma harflerle çiçekli zemin üzerinde son derece özenli ve okunaklı kitâbede Arapça olarak şöyle denilmektedir:

“Yüce Allah’a yönelmek için bu cuma camiinin yapılmasını, Allah’ın rahmetine muhtaç güçsüz kul Süleyman Şah oğlu Ahmed Şah 626 (miladî 1228) yılında buyurdu. Allah, sultanlığını sonsuz kılsın.” Bu kitâbenin yukarısında, kapı kavsarasının alınlığında, “Sultanü’l-Âzam Alâeddin Keykubad’ın saltanıtında” cümlesinin yer aldığı, Sultan Keykubad’la Ahmed Şah arasındaki içtenliği yansıtan bir ithaf kitabesi bulunmaktadır. Ahmed Şah, I. Alâeddin Keykubad’la (1220-1237) oğlu II. Gıyâseddin Keyhusrev’in (1237-1246) saltanatlarına denk düşen 25-30 yıllık bir dönemde hükümrandır.

Camide tarih ve isim veren, toplam dört usta imzası ve ayrıca besmele, âyet ve dua yazılı olan yirmi bir kitâbe bulunmaktadır. Mihrap kubbesini taşıyan kemerlerden batıdakinin dış tarafında, kilit taşının üstündeki kartuşta “Ahlatlı Mügis’in oğlu Hürremşah’ın işidir.” yazılıdır. N. Sakaoğlu, Hürremşah ve babasının Azerî-Türkmen asıllı Müslüman olduğu kaydedilmekte, dârüşşifadaki usta kitabesinin ise Hûrşâd olarak okunması gerektiğini, cami ve dârüşşifada Hürremşah ve Hûrşâd adlı, Ahlatlı iki ayrı ustanın görev aldığını belirtmektedir.

Caminin batı yönünde bulunan çarşı kapısının yüksekliği 9,5 metre, eni 6 metre, derinliği 2,6 metre ve taşıntısı 1,4 metredir. Selçuklu sanatında rastlanılmayan özellikteki bu kapının üzeri, ince ayrıntılarla zengin bitkisel motiflerle bezenmiştir. Bu bezeme bir halı ve eşsiz desenlerle bezeli bir kumaşa benzetildiği için bazı sanat tarihçileri tarafından “tekstil kapı” olarak adlandırılmıştır. Kapı çıkıntısının sağ ve sol yüzeyinde birbirinin aynı olmayan, iki adet çift başlı kartal motifi bulunmakta, ayrıca kuzey tarafta bulunan çift başlı kartalın hemen yanında tek başlı bir kuş motifi daha yer almaktadır.

Pek çok hanedan tarafından kudret ve egemenlik sembolü olarak kullanılan kartalı, Türkler de hükümranlık ve kahramanlık sembolü olarak benimsemişler, kale duvarlarına, taçkapılara, köşk, saray süslemelerine, çini ve dokumalara stilize biçimde işlemişlerdir. Kartallar, dinî yapılar içinde ilk defa olarak bu camide bulunmakta olup bu avcı kuşlar, hiçbir yerde buradaki kadar zarif işlenmemiştir.

Doğu yönündeki şah kapısı, fonksiyonuna uygun olarak taht kapısı olarak da bilinmektedir. Yüzeyi bitkisel geometrik, yıldız, düğüm motifleriyle bezelidir. Caminin kuzeybatı köşesinde yer alan, silindirik gövdeli minaresi, Kanûnî Sultan Süleyman döneminde, 1523 yılında inşa edilmiştir.

Caminin mihrabı, biçim ve dekoratif özellikler açısından Anadolu’da tektir. Mihrabı her iki yandan kucaklayan hacimli el şamdanı kabartmaları önemli olup N. Sakaoğlu’nun belirttiğine göre yanar vaziyette mihrabın kaval silmesine asılı şamdanlardan soldakinin bezemeli yaprak kulpuna, -şimdiye kadar, yerli yabancı hiçbir araştırmacının dikkatini çekmeyecek şekilde- celî-kûfî harflerle “ya Allah, ya Muhammed” ism-i şerifleri işlenmiştir.

Anadolu Selçuklu sanatının klasikleşmiş üslubunda ve olağanüstü ustalıkla işlenmiş Ulu Cami’nin abanoz minberi ise kündekâri sanatının en üstün örneğidir. Minberin 638 (miladî 1240) tarihinde yerine konulduğu yazılıdır. Minber, caminin yapılışına, donanım ve bezemelerine egemen olan “harikaları aşmak ve bütün zamanlar boyunca özgün kalma idealine denk düşen” ahşap bir eserdir. Üzerinde çok sayıda âyet ve hadis bulunan minber, Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed’in eseridir.

 

KAYNAK: Şifahaneler, Abdullah Kılıç, 2012, Turkuaz Sanat.