ŞEYH YAHYA EFENDİ HZ.

ŞEYH YAHYA EFENDİ HZ.

Şeyh Yahya Efendi Hz. h. 900/1495 yılında babası Şamlı Ömer Efendi (Amasyalı Ömer Efendi) Trabzon kadısı olarak görev yapmakta iken Trabzon’da doğmuştur. Bu tarihte Yavuz Sultan Selim’de Trabzon’da vali olarak bulunmakta idi.Oğlu Şehzade Süleyman h.900/1495 yılının 1 Şabanında Yahya Efendi’nin doğduğu hafta Trabzon’da dünyaya gelmiştir. Şehzade Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın sütü az olduğundan, Kadı Ömer Efendi’nin refikaları ve Yahya Efendi’nin validesi olan Trabzonlu Afife Hatun küçük şehzade Süleyman’a süt vermiş ve onun süt annesi olmuştur.Böylece Yahya Efendi de meşhur Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olmuştur.Babası Ömer Efendi Şam’da mefdundur.

Okul çağı gelen Yahya Efendi ilk derslerini babası Ömer Efendi’den aldıktan sonra, Trabzon’da bulunan meşhur alimlerden ve zamanın velilerinden kabul edilen Müfti Ali Çelebi’nin rahle-i tedrisinde bulunarak maddi ve manevi sahada bir hayli mesafe katetmiş,’mülazemet’ payesini almıştır.Trabzon’riyazat ve mücahedat ile zahir ve batın ilimlerini tahsil ettikten sonra artık Trabzon’da öğrenebileceği bir şey kalmadığını gören Yahya Efendi ilmini ikmal etmek için İstanbul’a gelmiştir.

İstanbul’da ilk önce Anadolukavağı’nda ‘Haydarpaşa Çiftliği’ denilen mevkide bir çilehane yaptırmış ve orada çilesini ikmal ederken komşularının iz’acından kurtulmak için kendisinden sonra ‘Yuşa Tepesi’ adını alan ve bugün de aynı isimle anılan Sütlüce üzerinde ve Beykoz ile Anadolukavağı arasındaki mevkiye yerleşmiştir.Hz. Yuşa’nın makamını Yahya Efendi’nin keşfettiği rivayet edilmektedir.

Yahya Efendi’nin İstanbul’a 30 yaşında geldiği tahmin edilmektedir.İstanbul’da ilmi kemalatını çoğaltmak ve ikmal etmek için zamanın müderrislerinin derslerine devam etmiş ve nihayet Yavuz ve Kanuni devirlerinin büyük ve meşhur alimi olan Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi’ye (Alüddin Aliyyi’l Cemali Çelebi,vefatı h.(932/1525-1526) intisab etmiştir.

Bu sohbetler Yahya Efendi’nin her bakımdan olgunlaşıp yüksek mertebelere ulaşmasında vesile olmuştur.

Yahya Efendi , Zenbilli Ali Efendi’den iki yıl feyz aldıktan sonra Zenbilli Ali Efendi’nin vefatı üzerine 1526 yılında hocasının yerine günlük 15 akçe ücretle Canbaziyye Medresesine müderris tayin olmuştur. Bu tayinle birlikte Yahya Efendi ‘Müderris’ mahlasıyla anılmaya başlamış halk arasında da ‘Molla Şeyhzade’ denilmekle şöhret bulmuş ve ebediyeyetine kadar’da böyle anılmıştır.Canbaziyye Medresesi’nde iki yıl görev yaptıktan sonra terfi ederek günlük 30 akçe ücretle Hacı Hasanzade Medresesi müderrisliğine,daha sonra da 40 akçe ücretle Efdaliyye Medresesi müderrisliğine tayin edilmiştir.

seyh-yahya-efendi-hazretleri-türbesi-besiktas
H. 952/1545 tarihinde günlük 50 akçe ücret ile Emir Hasan Çelebi’nin yerine Mustafa Paşa Medresesi’ne h. 958/1551 tarihinde Garik Arabzade yerine Üsküdar’da Mihr-i Mah Sultan payesine yükselmiş,h.960/1553 tarihinde de Kadızade Efendi’nin yerine Fatih Camii’ndeki ‘Medaris-i Semaniye’den birinin müderrisliğine tayin olmuştur.Bu görevini başarılı bir şekilde yürütmekte iken meydana gelen bir olay Yahya Efendi’nin hayatındaki dönüm noktalarından biri olmuştur.

Devrin hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman eşi Hürrem Sultan ile Sadazam ve aynı zamanda damadı olan Rüstem Paşa’nın telkin ve teşvikleri sonucu kendisine isyan ederek taht mücadelesine girecek iddasıyla 960/1553 yılında büyük oğlu olan Şehzade Mustafa’yı Konya Ereğlisi civarındaki ordugahta boğdurtmuştur.ve Mustafa’nın annesi olan Gülbahar Hatun’u da saraydan çıkartmıştır.Şehzade Mustafa’nın boğdurulması olayı bütün ülkede umumi bir tesir uyandırmıştı.Adeta milli bir matem halini alan bu teessüre Yahya Efendi kayıtsız kalmamıştır,nitekim içinde bulunduğu bu teessür sonucu Yahya Efendi padişaha olan yakınlığına da güvenerek ‘’yaptığı hareketin yanlış olduğunu bildirerek, Gülbahar Hatun’u tekrar saraya alması’’ için padişaha şefkat ve merhamet isteğinde bulunan bir mektup yazmıştı.Bu hareketi Kanuni tarafından cüret ve saygısızlık telakki edilen Yahya Efendi 962/1554-55 yılında evvela müderrislikten azledilmiş sonra da günlük 50 akçe ücret ile emekli edilmiştir. İşte bu olay küçüklüğünden beri riyazet ve tefekkürü çok seven Şeyh Efendi emekli olunca Beşiktaş’taki evi ve mescidinde inzivaya çekilmiş ve böylece bütün ömrünü bu dergahta ilim öğretmeye ,tefekkür ve zikirle geçirmeye başlamıştır.

Önce azl,sonra da zoraki emekli edilmesi karşısında üzülen Yahya Efendi duygularını’’Yevmi elli akçe ekmek alırdım,ekmeğimizi kestiler,nihayet birkaç gün çorbamızı ekmeksiz içelim’’ diyerek yakınlarına ifade etmiştir.

Sultan II. Selim 974/1566 yılında tahta çıktığında kendisine büyük saygı duyduğu Yahya Efendi’nin emekli maaşını günlük 50 akçeden 100 akçeye yükseltmiştir.

Yahya Efendi ömrünün sonuna kadar mücahede ve ibadetle vakit geçirmiş, 978/1570 senesi Zilhiccesinde Kurban Bayramı gecesinde 78 yaşında iken Beşiktaş’ daki dergahında ebedi aleme göçmüştür.Yahya Efendi ‘nin vefatına ‘’İRTİHAL EYLEDİ KUTBU’L ULEMA’’ terkibiyle tarih düşürülmüştür Cenaze namazını,bayram namazını müteakib Süleymaniye Camii’nde devrin Şeyhülislamı olan Ebussuud Efendi kıldırmıştır,cenazeye vezirler,alimler,devlet ricali ile halktan pek çok kimse katılmıştır. Cenaze Süleymaniye’den Beşiktaş’a getirilerek ,hayatta iken kendileri tarafından yaptırılmış olan ebedi istirahatgahı olan bugünkü makamına tevdi edilmiştir.Cenaze merasimi o kadar kalabalık olmuştur’ki o gün İstanbul’dan Beşiktaş’a kayık ücretinin beş akçeye yükseldiği rivayet edilmektedir. Vefatının yedinci gecesinde alimler,şeyhler,mutasavvıflar,hafızlar,imamlar,vaizler ve eşraf dergahta toplanarak hatm-i şerif,tevhid ve tesbih ile bu geceyi ihya etmişlerdir.

Üveys bin Amir bin Malik el-Karani’ye (ö37/657)nisbet edilen ‘’Üveysi Tarikatı’’nın devrindeki piri olan Yahya Efendi gördüğü bir rüyanın neticesinde dergahın bulunduğu bugünkü mahalli kendi parası ile satın alarak burada mescit,medrese,hamam,eşevi ve misafirlerin istirahat edebilecekleri yerler yaptırarak’’Hızırlık’’ adını verdiği tam bir külliye meydana getirmiştir. Burada uzunca bir zaman şer-i ve manevi ilimler alanındaki istidadi ve kazandıklarıyla yaptığı hizmet neticesinde ‘’Beşiktaşi Şeyh Yahya Efendi’’ diye XVI. Yüzyılında haklı bir şöhrete ulaşmıştır.

Yaptırdığı külliyenin inşaatına bizzat nezaret etmekle kalmamış , inşaat işlerine de iştirak etmiş olacak ki, bunu bir rubaisinde:

‘Cihanın ziynetine aldanıp halk

Kızıl yeşilce yaprak ile oynar.

Müderris şimdi oğlancık olubdur

Beşik taşında toprak ile oynar.’

Şeklinde dile getirmiştir.

yahyaefendi-türbesi-beşiktaş-Yahya Efendi’yi vezirler,devlet erkanı,divan erbabı,esnaf ve halk özellikle de gemiciler ziyaret eder, hediye ve adaklar gönderirler hacetleri için dua niyaz ederlerdi.Bilhassa Karadeniz’e çıkan ve dönen Müslüman ve Hırıstıyan gemiciler sahile yanaşarak Yahya Efendi’nin hayır dualarını alırlardı.Hatta halk arasında ,Üsküdar’da Özbekler Tekkesi Şeyhi Abdullahi’l-Ekber,Beşiktaş’ta Yahya Efendi, Beykoz’da Yuşa Hazretleri ve Sarıyer’de Telli Baba’nın İstanbul’un manevi bekçileri oldukları yolunda yaygın bir inanış da mevcuttur.

Efendi hazretleri kendilerini ziyarete gelen herkese yemek ve şerbet ikram ederdi,bazen alimlere mollalara ,bazen de fakirlere özellikle de Mevlid-i Nebevi gecesi her çeşit insanın ileri gelenlerine ziyafetler verirdi.

Arasıra Kanuni Sultan Süleyman’a süt ve bahçe mahsullerinden oluşan hediyeler takdim eder, padişah da karşılığında altın ve gümüş dolu keseler gönderirdi.II. Selim’in de Yahya Efendi’ ye büyük bir hürmet ve rabıtası vardı.

Yahya Efendi sohbetinde bulunan kim olursa olsun ona ‘’aşık’’ diye hitap eder,küçükle küçük,büyükle büyük olurdu, her çeşit elbiseyi giyer her çeşit sarığı sarardı.Yahya Efendi zahir ve batın ilimlerinde gelinebilecek son mertebeye ulaşmıştı.

Yahya Efendi ,dini ilimlerde olduğu gibi Astronomi,Hendese ve Riyaziye’de de çok ileri derecede bilgi sahibi idi.

Meşairü’ş-Şuara adlı eserini hazırlamakta olan Aşık Çelebi bir gün Yahya Efendi’nin dergahına gelir,dergah her zamanki gibi yine zikir ve kudüm sesleriyle çağlamaktadır. Şeyhin huzurunda bir müddet oturan Aşık Çelebi nihayet söz söyleme fırsatı bularak ‘’Efendi hazretleri! Hangi eserinizi kitabıma alayım? Diye sorunca,Yahya Efendi tatlı bir tebessümden sonra kendi hatlarıyla yazdığı,

‘Hep gelenler yana yana geldi gitti dünyadan

Şimdi nevbet bana geldi,döne döne yanayım.’

Beyitini Aşık Çelebi’ye verir.

Yahya Efendi kendi türündeki benzerleri gibi dünya’ya ve dünyalığa kulak asmayan bir serdengeçti idi,o kadar ki bir fakir ve ilim adamı olan bu dürüst ve cesur adam,yaşadığı Ortaköy tepesinde lüzum gördükçe başını kitaplardan kaldırarak padişah’a yaklaşır,hoşuna gitmeyen bir hal karşısında ihtarlı ve sert bir sesle,bu ‘’devletlü süt kardeş’’ e çıkışır sözünü geçiremeyecek olursa da gönül koyarak aylarca belki de yıllarca sarayın eşiğinden adım atmazdı.
Zenbilli Ali Efendi’den icazet alarak müderris olan Yahya Efendi insan kalabalıklarından kaçıp saklandığı ıssız bir tabiat köşesinde bir medrese,bir hamam,bir mescid ve çeşme yaptıracak dünyalığa malikti.Fakat insanlara bilgi dağarcığını boşaltıp verdiği gibi kesesindeki son akçeye kadar da fakir ve muhtaçlara dağıtan , hatta ziyaretine gelenlere pereme ve kayık kirasını ikram edecek kadar cömert olan bu veli kişi o gün bu gün aynı yerde aynı isimle halkın malı olarak, manevi hayatını yaşamaktadır.

seyh-yahya-efendi-hazretleri-türbesi-besiktas-
Evliya Çelebi ‘’ Yahya Efendi’nin her Cuma gecesi Hızır Aleyhisselam ile buluştuğu ve ondan ilm-i ledünnü öğrendikleri ‘’ bildirilmektedir.Hatta türbenin kuzey kenarına bu mutad buluşmaların birinde ikisi tarafında beraberce bir asma fidanı dikilmiş olduğu rivayet edilmektedir.

▪ ▪ ▪

YAHYÂ EFENDİ, Beşiktaşlı

(ö. 978/1571)

Müderris, şair ve sûfî.

900 (1495) yılında Trabzon’da doğdu. Beşiktaşî Yahyâ Efendi, Müderris, Molla Şeyhzade olarak tanınır. Hayatına dair ilk bilgiler Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sında, Âlî Mustafa Efendi’nin Künhü’l-ahbâr’ında, Kınalızâde Hasan Çelebi’nin Tezkiretü’ş-şuarâ’sında ve müridlerinden Şâban Efendi’nin soyundan gelen Mehmed Dâî’nin Menâkıb’ında yer alır. Daha sonra yazılan eserlerde ise genelde bu kaynaklara atıf yapılmıştır. Babası Şâmî Ömer Efendi, annesi Afîfe Hatun’dur. Bazı kaynaklarda babasının Amasyalı olduğu kaydedilir (Âlî Mustafa Efendi, vr. 472b). Ömer Efendi’nin Trabzon’da kadılık yaptığı dönemde II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim Trabzon sancak beyi idi. Bu dönemde Ömer Efendi ile şehzade arasında bir dostluk kurulduğunu tahmin etmek mümkündür. Yahyâ Efendi’nin doğumundan birkaç gün sonra Şehzade Selim’in oğlu Süleyman’ın dünyaya gelmesi muhtemelen iki aileyi birbirine daha da yakınlaştırmıştır. Nitekim Şehzade Süleyman’ın annesinin sütü yetmeyince Afîfe Hatun’un şehzadeyi de emzirdiği ve Yahyâ Efendi ile Kanûnî Sultan Süleyman’ın sütkardeşi oldukları belirtilmektedir. Ömer Efendi’nin Trabzon’dan sonra nerede görev yaptığı bilinmemekte, ancak Şam’a döndüğü ve orada vefat ettiği kaydedilmektedir.

Yahyâ Efendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Trabzon’da geçirdi. Atâî onun bu dönemde sık sık şehir dışında bir mağarada inzivaya çekildiğini ve bunun yedi yıl sürdüğünü belirtir. Onun aynı dönemde Trabzon’daki medreselerden birinde tahsilini tamamladığı tahmin edilebilir. Yahyâ Efendi, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışının ardından Şehzade Süleyman’ın maiyetinde ailesiyle birlikte İstanbul’a gitti (Mehmed Dâî, vr. 13a-b). İstanbul’da tahsilini Zenbilli Ali Efendi’nin yanında tamamladı (Âlî Mustafa Efendi, vr. 473a). Hocasının vefatı üzerine günlük 15 akçe ile Canbaz Mustafa Medresesi’nde müderrislik görevine başladı. Ardından Hacıhasanzâde, Efdâliye, Gebze’de Çoban Mustafa Paşa, Üsküdar’da Mihrimah Sultan medreselerinde ve 960 (1553) yılında Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin yerine tayin edildiği Sahn-ı Semân Medresesi’n-de müderrislik yaptı. Göreve tayininden iki yıl sonra Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi olayı sırasında saraydan çıkarılan annesi Mâhidevran Sultan’ın yeniden saraya alınması için Kanûnî’ye yazdığı bir arîza yüzünden araları açıldı ve görevinden uzaklaştırıldı; ardından günlük 50 akçe ile emekliye sevkedildi (a.g.e., vr. 473a). Âşık Çelebi, Yahyâ Efendi’nin bu duruma çok üzüldüğünü nakleder. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Yahyâ Efendi’yi görevinden azletmekle birlikte faaliyetlerine pek müdahale etmediği anlaşılmaktadır. Daha sonraki yıllarda padişahın şeyhe altın ve gümüşten hediyeler gönderdiği, şeyhin de bahçesinde yetiştirdiği bazı ürünleri padişaha yolladığı rivayet edilir (Kınalızâde, II, 883). Görevinden ayrılmasından sonra kendi imkânlarıyla Beşiktaş’ta geniş bir arazi satın aldı ve hayatının geri kalan kısmını burada kurduğu dergâhta geçirdi (bk. YAHYÂ EFENDİ KÜLLİYESİ). Onun Boğaz kenarında, Hz. Mûsâ ile Hızır’ın buluştuğu yer olarak kabul edilen Hıdırlık adını verdiği bölgeye rüyasında gördüğü bir şahsın işaretiyle gidip tekkesini kurduğu belirtilir (Âlî Mustafa Efendi, vr. 473a; Mehmed Dâî, vr. 15a-b). Bazı kaynaklarda Yûşa‘ peygamberin Beykoz’daki makamının Yahyâ Efendi tarafından keşfedildiği anlatılır. Kınalızâde Hasan Çelebi onun Anadolukavağı’nda Yoros’ta bir mescid, medrese ve hamam yaptırdığını yazar (Tezkire, II, 883). Menâkıb’da da Yahyâ Efendi’nin sık sık Yoros’a giderek dinlendiği ifade edilir. 9 Zilhicce 978 (4 Mayıs 1571) tarihinde kurban bayramı gecesi vefat eden Yahyâ Efendi’nin cenaze namazı bayram namazından sonra Ebüssuûd Efendi tarafından Süleymaniye Camii’nde kıldırıldı ve dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Cenazeye devlet erkânı, ulemâ ve halktan büyük bir kalabalık katılmış, II. Selim’in emriyle dergâhın bulunduğu yere bir türbe inşa edilmiştir.

Yahyâ Efendi’nin ailesi hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıdır. Mehmed Dâî, onun İstanbul’a geldiğinde Kanûnî Sultan Süleyman’ın hemşirezadesi Şerife Hatun’la evlendiğini yazmaktadır (Menâkıb, vr. 14b). İbrâhim ve Ali isminde iki oğlunun şeyh unvanı taşıması kendisinden sonra meşihatı bunların üstlenmiş olabileceğini akla getirse de haklarında herhangi bir bilgiye rastlanmadığından bu konuda kesin bir yargıya varmak mümkün görünmemektedir. Hocazâde Ahmed Hilmi, Odabaşı Şeyhi Mustafa Efendi’nin hayatından bahsederken onun Yahyâ Efendi’nin torunlarından Emetullah isminde bir hanımla evlendiğini kaydeder (Ziyâret-i Evliyâ, s. 137). Divan edebiyatının kadın şairlerinden Hubbî’nin de (ö. 998/1590 [?]) Yahyâ Efendi’nin torunu olduğu rivayet edilir.

Yahyâ Efendi’nin hayatında Osmanlı merkezî iktidarı ile ilişkileri önemli olup bu ilişkiler hakkında kaynaklarda ayrıntılı bilgi verilir. Yahyâ Efendi ile Kanûnî Sultan Süleyman arasında Trabzon’da başlayan dostluk İstanbul’da devam etmiş, onun İstanbul’a gelmesini Kanûnî istemiştir. Bu dönemde Kanûnî’nin Yahyâ Efendi’ye ve ailesine karşı saygı duyduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kanûnî’nin İstanbul’da inşa ettirdiği ilk mescid Yahyâ Efendi’nin annesi Afîfe Hatun’un adını taşımaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman kendisinden birkaç gün önce doğan Yahyâ Efendi’ye ağabey diye hitap eder ve zaman zaman ziyaretine giderdi. Yahyâ Efendi’nin devlet işlerine karışacak cesareti göstermesi de bu yakınlığı ortaya koymaktadır. Yahyâ Efendi birçok konuda Kanûnî’ye arzlar yazmış, talep veya tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ bir şiirinde İran şahının faaliyetleri hususunda padişahı uyarmış, kızılbaş hareketinin bir fitne olduğunu ve mutlaka bastırılması gerektiğini belirtmiş, bu konuda babasını örnek almasını istemiştir (Divan, vr. 34a, 39b). Hatta kızılbaşlarla mücadele esnasında her türlü şiddete başvurulabileceğini söylemiştir. II. Selim de Yahyâ Efendi’ye büyük saygı gösterir, onu ziyaret eder, bazı konularda kendisine danışır, bazan da hediyeler gönderirdi (Mehmed Dâî, vr. 65b-68b).

Öte yandan Yahyâ Efendi Rüstem Paşa, Sokullu Mehmed Paşa ve Semiz Ali Paşa gibi önde gelen vezirlerle de temas kurmuştur. Kaynaklarda onun saraya sık sık şefaatnâmeler yazarak kendisine başvuranların işlerinin halledilmesine aracı olduğu nakledilir. Ancak bu tavrı devlet işlerine müdahale gibi algılanmış, Rüstem Paşa ve Semiz Ali Paşa ile bazı gerginlikler yaşanmıştır. Rivayete göre Rüstem Paşa, yaptırdığı camiye malzeme temini için Yahyâ Efendi’nin çok önem verdiği mekânlardan Yoros Kalesi’ni yıktırmak istemiş, bunun üzerine Yahyâ Efendi padişaha bir tezkire yazıp paşayı şikâyet etmiştir. Bu müdahaleye çok sinirlenen Rüstem Paşa kalenin hemen yıkılmasını emretmiş, bu amaçla yola çıktığı sırada atından düşmüş, şeyhten özür dilemişse de kabul edilmemiş, neticede çektiği acılar yüzünden ölmüştür.

(a.g.e., vr. 57a-59a). Bu rivayetin doğruluğu tartışılsa bile Menâkıb müellifi Mehmed Dâî’nin böyle bir olaya yer vermesi Rüstem Paşa ile Yahyâ Efendi arasında bir anlaşmazlığın mevcudiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Anlaşmazlığın temelinde muhtemelen Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’nın öldürülmesindeki gayretleri yatmaktadır. Yahyâ Efendi’nin Sadrazam Semiz Ali Paşa ile arasının açık olmasının sebebi ise sadrazamın Yahyâ Efendi’nin bir isteğini yerine getirmemesidir. Atâî’nin verdiği bilgiye göre Yahyâ Efendi, bu davranışı karşısında Semiz Ali Paşa’ya gücenmiş, bir süre sonra sadrazam yakalandığı hastalığın sebebini buna bağlayıp özür dileyince araları düzelmiştir (Zeyl-i Şakāik, s. 149). Yahyâ Efendi’nin, müridlerinden Turak Bey’in bir işini halletmesi için Sokullu Mehmed Paşa’ya da bir mektup yazdığı bilinmektedir. Riyâziyyât, hendese, hikemiyyât, felekiyyât ve tıp ilimlerinde bilgi sahibi olduğu belirtilen Yahyâ Efendi’nin (Âşık Çelebi, II, 798) Kanûnî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın bir hastalığını tedavi ettiği nakledilir. Evliya Çelebi’nin rivayetine göre Yahyâ Efendi’nin bir diğer uğraşı kuyumculuk sanatıdır. Buna göre Yahyâ Efendi, Trabzon’da yaşadığı dönemde Şehzade Süleyman ile birlikte Kostanta adlı bir zimmînin yanında kuyumculuk sanatını öğrenmiştir (Seyahatnâme, II, 53).

Daha çok bir şeyh olarak tanınan Yahyâ Efendi’nin tarikatı konusunda Üveysî olduğu dışında kaynaklarda bilgi yoktur. Yaygın görüş Hızır ile görüşerek ondan icâzet aldığı yönündedir. Bir tarikat silsilesinin bulunmaması, kendisinden sonra tarikatını sürdüren şeyhlerden söz edilmemesi, kaynaklarda daha ziyade müderrislik yönünün ön plana çıkarılması ve adının dönemin ulemâsı arasında zikredilmesi, onun mutasavvıf kimliğiyle ilgili rivayetlerin Mehmed Dâî’den naklen sonradan geliştirilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Menâkıb dışındaki kaynakların önemli bir kısmında onun sadece Beşiktaş’ta bir dergâh kurduğundan söz edilmekte, bunun yanında şairliği, sultana yakınlığı ve müderrisliğine dair rivayetlere yer verilmektedir. Her hâlükârda Yahyâ Efendi, dönemindeki önemli mutasavvıflardan biri kabul edilse bile bu yönünün kendisiyle sınırlı kaldığı, bir gelenek haline dönüşmediği âşikârdır. Zira vefatından sonra tekkesi Kādirî ve Nakşî meşâyihi tarafından kullanılmıştır.

Gayretli ve çok yönlü kişiliği, iktidar zümreleriyle halk arasında bir aracı vazifesi görmesi, fakirlere karşı son derece cömert davranması Yahyâ Efendi’nin saygı duyulan bir şahsiyet haline gelmesini sağlamıştır. Menâkıb’da yer alan, Gülşeniyye’ye ve diğer tarikatlara mensup bazı kişilerin kendisini ziyaret ettiğine dair rivayetler diğer tarikatlar nezdinde de itibar gördüğünü ortaya koymaktadır. Onun zaman zaman bazı camilerde vaaz verdiği anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi, Ayasofya Camii’ndeki vaazlarını dinlemek için halkın üç gün öncesinden hazırlandığını, caminin bir adım dahi atılamayacak kadar dolduğunu ve cemaatin can kulağıyla şeyhi dinlediğini kaydeder (a.g.e., I, 60). Yahyâ Efendi’nin müridlerinin çokluğuna vurgu yapılsa da iki müridinin ön plana çıktığı ve kendisine hemen her konuda yardımcı olduğu görülür. Bunlar denizlerdeki temsilcisi Baba Turak ile karadaki temsilcisi Hacı Kasım’dır (Mehmed Dâî, vr. 46b-50b). Hacı Ali Efendi ve Koca Köse de dergâha hizmet eden şahsiyetlerdir.

Yahyâ Efendi’yi sadece müslümanların ziyaret etmediği, dergâhın gayri müslimlerin yoğun biçimde yaşadıkları bir bölgede kurulmuş olması sebebiyle çoğu denizci birçok hıristiyanın da onu ziyarete gittiği, bazı konularda kendisinden yardım istediği anlaşılmaktadır. Osmanlı devlet teşkilâtına dair anonim ıslahatnâmeler arasında yer alan Kitâbü Mesâlihi’l-müslimîn’deki bir ifade ile Menâkıb’daki bazı kayıtlar, şeyhin gayri müslimler tarafından müşküllerinin halledilmesinde bir merci olarak kabul edildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Kitâbü Mesâlih yazarı, ödemekle mükellef tutulduğu haracın kendisine ağır gelmesinden şikâyet eden bir gayri müslimin çareyi Yahyâ Efendi’ye başvurmakta bulduğunu kaydeder (s. 108). Menâkıb’da (vr. 54b-55a) şeyhin denizde kaybolan veya boğulma tehlikesi geçiren hıristiyanları kurtardığına ve bu sayede müslüman olmalarını sağladığına dair menkıbelere de sıkça yer verilir. Şeyhin ayrıca bölgedeki gayri müslimlerin dilini konuşabildiği Menâkıb’da yer alan bilgilerden anlaşılmaktadır. Meselâ kendisini ziyarete gelen metropolitle Rumca konuşmuş, bu duruma şaşıran ulemâya da on beş dil bildiğini söylemiştir (a.g.e., vr. 55b-57a).

“Müderris” mahlasıyla şiir yazan Yahyâ Efendi’nin şiirleri ölümünden sonra bir divan halinde derlenmiştir. Eserin bilinen tek nüshası Millî Kütüphane Fahri Bilge Bölümü’nde kayıtlıdır (nr. 210). Heath W. Lowry, Yahyâ Efendi ile “Muhibbî” mahlasını kullanan Kanûnî Sultan Süleyman’ın şiire Trabzon’daki çocukluk yıllarında başladıklarını söyler. Yahyâ Efendi şiirlerinde dünya hayatını, bazan da kendini sorgulamakta, siyasî ve içtimaî meselelere temas etmekte, zaman zaman beslenme kültürüyle ilgili mısralar söylemekte, Kanûnî Sultan Süleyman’a tavsiyelerde bulunmaktadır.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2013, cilt: 43,  sayfa: 243-244