SELÇUKLU DÖNEMİ

.
divrigi-sifahane-tackapi-selcuklu-mimarisiSelçuklular’ın 1055’te Doğu İslâm dünyasının hâkimi ve koruyucusu olarak Çin ve Hindistan’dan Akdeniz’e kadar yayılmalarının sadece Türk-İslâm tarihi için değil Avrupa tarihi için de bir dönüm noktası teşkil ettiği, ancak son zamanlarda yapılan araştırmaların ışığında anlaşılmaya başlamıştır. Avrupa’da Rönesans devrinin doğmasında Türkler’in oynadığı rol etraflıca incelendiğinde Selçuklular’ın Avrupa kültürünü, özellikle Avrupa tıbbını, hastahanelerini ve üniversite kuruluşlarını ne kadar çok etkiledikleri daha belirli bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre ilk Selçuklu hastahanesi ve tıp medresesi Alparslan’ın (1063-1072) veziri Nizâmülmülk tarafından Nîşâbur’da kurulmuştur. Ne yazık ki bu ilk Selçuklu medrese ve hastahanesi de Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Buğra Han tarafından Semerkant’ta tesis edilen hastahane ve Bîrûnî’nin Kitâbü’s-Saydele adlı eserinde zikrettiği Gazneliler döneminde Gazne’de bulunan hastahane gibi bugün ortadan kalkmış durumdadır. Selçuklular’ın 1055’ten itibaren Bağdat, Şîraz, Berdesîr, Kâşan, Ebher, Zencan, Gence, Harran ve Mardin’de kurdukları bîmâristanlar da ortadan kalkmıştır.

Bugüne ulaşabilen Selçuklu bîmâristanlarından Şam’daki Nûreddin Hastahanesi (1154), Kayseri’deki Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ve Gıyâseddin Keyhusrev Tıp Medresesi (1206), Sivas’taki Keykâvus Dârüşşifâsı (1217), Divriği’deki Behram Şah’ın kızı Turan Melik’in hastahanesi (1228), Tokat’taki Gökmedrese denilen Pervâne Bey Dârüşşifâsı (1275) ile Çankırı’da Atabey Ferruh (1235) ve Kastamonu’daki Ali b. Pervâne hastahanelerinin (1272) incelenmesiyle Selçuklular’ın, dört eyvanlı planları ile sonradan Avrupa’da gotik mimarinin gelişmesinde rol oynayan kubbe konstrüksiyon özelliklerinin yanı sıra on iki hayvanlı takvimlerinden esinlenen hayvan figürleriyle ay ve güneş motiflerini birlikte Ön Asya’ya eski vatanları Türkistan’dan getirdikleri anlaşılmaktadır.

Selçuklu bîmâristanları, sadece günümüze ulaşan en eski İslâm hastahaneleri oldukları için değil aynı zamanda Avrupa’da İslâm kültürünün en etkili dönemini teşkil eden Haçlı seferleri sırasında faal bulundukları için de dünya hastahane tarihi ve hastahanelerin genealojisini araştırma açısından büyük öneme sahiptirler.

Selçuklular döneminde genel bîmâristanlardan başka sadece akıl hastalarının tedavisiyle uğraşan Bağdat’taki Deyrihizkıl Tekkesi gibi müesseselerle cüzzamlıların tecrit edilerek bakıldığı miskinler tekkesi veya cüzzamhâne denilen hastahaneler de kurulmuş ve bunlardan Anadolu’da bulunanlar Osmanlılar tarafından yakın zamanlara kadar işletilmiştir. Meselâ Afyon dolaylarındaki Karacaahmet Tekkesi ile Burdur yakınlarında Onacak’taki Melek Dede Türbesi bunlardandır. Erzurum civarında şimdiki adı Deli Baba olan köyde akıl hastalarının tedavisiyle uğraşan Selçuklular’a ait böyle bir tekkenin XV. yüzyılın başlarında faal olduğu, İspanya kralının Timur’a gönderdiği elçi Klavijo’nun seyahatnâmesinden öğrenilmektedir. Semerkant’a giderken buradan geçen Klavijo’nun yazdığına göre Deli Baba köyünde akıl hastalarının tedavisiyle meşgul olan dervişler yaşıyor ve buraya getirilen hastalar onların telkinleriyle ve meşguliyet tedavileriyle şifa buluyorlardı. Bu tekkenin kapısında bir püskül ve bir ay tasviri görülmekteydi. Kayseri ve Sivas’taki Selçuklu şifâhânelerinde de ay ve güneş tasvirlerinin kazılı olması, Klavijo’nun verdiği bu bilgiye büyük bir değer kazandırmaktadır.

Selçuklular döneminde Konya’da cüzzamlıların tecrit edildiği Sıracalılar Tekkesi denilen bir müessese kurulduğu ve Sultan Alâeddin Bîmâristanı’ndan iki hekimin muayenesinden sonra cüzzamlı olanların buraya alındığı, F. Nafiz Uzluk’un Konya şer‘iyye sicilleri üzerinde yaptığı araştırmalardan öğrenilmektedir. Selçuklular döneminde Kayseri, Sivas, Kastamonu ve Tokat’ta da buna benzer tesislerin bulunduğu Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelerden anlaşılmaktadır.

Çeşitli hastalıkların tedavisi için birçok hamam ve kaplıcanın da kurulduğu Anadolu’daki esas Selçuklu hastahanelerini eski kaynaklardan elde edilen bilgilerin ışığında şu dört sınıfa ayırarak incelemek mümkündür:

  1. SEYYAR BÎMÂRİSTANLAR

Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ordusunda, tabiplerle hastaların ve alet edevatın 100 deve ile taşındığı bir seyyar bîmâristan vardıs. Kaynaklara göre ünlü hekim Ebü’l-Hakem el-Bâhilî el-Endelüsî (ö. 1155), Irak Selçuklu Sultanı Mahmûd’un (1118-1131) ordusundaki kırk deve ile taşınan ve karargâh yerlerinde kurulan seyyar bîmâristanda tabipti. Ayrıca Selçuklu Sultanı Mahmûd’un ordusunda Azîzüddin Ebû Nasr Ahmed b. Hâmid tarafından başka bir seyyar hastahane daha tesis edilmişti ki bunun hekim ve ağırlıkları da 200 deve ile taşınıyordu. Mısır’da Memlük sultanlarının Selçuklular’ın bu geleneğini sürdürdükleri ve bir yere giderken seyyar hastahanelerini yanlarında götürdükleri bilinmektedir.

  1. KERVANSARAY BÎMÂRİSTANLARIdivriği-sifahane-anadolu-selcuklu-osmanlı-darussifa-islamic-art-mimari-

Selçuklu İmparatorluğu’nun hemen her yöresinde, özellikle Anadolu’da kurulmuş olan kervansaraylarda, hastalanan yolcular için birer bîmâristan bulunduğu Kalkaşendî ve İbn Fazlullah el-Ömerî tarafından belirtilmektedir. Kayseri yakınlarındaki Karatay Hanı’nın vakfiyesinde yer alan hasta yolcuların tedavisi için ilâç ve meşrubat tayini hakkındaki şartlar, bu iki müellifin verdiği bilgiyi doğrulamaktadır.

  1. SARAY BÎMÂRİSTANLARI

Selçuklular döneminde saraylarda da bîmâristanlar kurulmuştu. Meselâ Kirman Selçukluları’ndan I. Turan Şah’ın (1085-1097) başşehri Berdesîr’in dışında bir saray ile onun güneyinde bir cami ve hepsi birbirine bitişik olmak üzere bîmâristan, medrese, hankah, hamam ve ribâttan oluşan bir yapı kompleksini 478 (1085-86) yılında tesis ettiği bilinmektedir. Turan Şah’ın sarayında kurduğu bu hastahane herhalde saray mensupları ve muhafızları için olsa gerektir. Çünkü daha sonra I. Muhammed de (1142-1156) şehir halkının ihtiyaçlarını karşılamak üzere Berdesîr’in dışında medrese, ribât, mescid ve kendi türbesiyle birlikte bir de bîmâristan inşa ettirmişti. Selâhaddîn-i Eyyûbî, Selçuklu Atabegi Nûreddin Zengî’nin kumandanı iken Kahire’yi zaptettiğinde (1181) oradaki Fâtımî sarayının bir bölümünde bir hastahane kurmuştu. Şeref Han da bu hastahanenin bir saray hastahanesi olduğunu belirtmektedir. Selçuklu saray hastahaneleri geleneği Osmanlılar’a ve Moğollar döneminde de Çin’e kadar tesir etmiştir.

  1. HALKIN SAĞLIĞI VE TIP EĞİTİMİ İÇİN KURULAN GENEL HASTAHANE NİTELİĞİNDEKİ BÎMÂRİSTANLAR

Selçuklular döneminde ilk medrese ve ilk bîmâristanı Nîşâbur’da yaptıran vezir Nizâmülmülk, 1066 yılında Bağdat’ta yaptırdığı ünlü Nizâmiye Medresesi’nde bir hastahane kurmuştu. Yine Bağdat’ta Alparslan’ın oğlu Melik Tutuş adına kurulan Bîmâristânü’l-Tutuşî de Tutuşiye Medresesi ile birlikte Nizâmiye Medresesi’nin yer aldığı Dicle’nin doğu yakasında bulunuyordu.

Selçuklular’dan bir süre önce Büveyhoğulları’ndan Adudüddevle tarafından Bağdat’ta kurulan Bîmâristân-ı Adudî’nin Cündişâpûr okulu gibi ünlü bir tıp merkezi olduğu ve Selçuklular zamanında Sultan Tuğrul’un emriyle Amîdülmülk el-Kündürî tarafından yeniden düzenlenmesinden sonra burada tıp eğitiminin de yapıldığı ve o dönemin en büyük tıp merkezine dönüştüğü kaynaklardan öğrenilmektedir. Hastaların tedavisi yanında burada ayrıca devrin en ünlü hocaları tıp öğrencilerine ders veriyorlardı. Cündişâpûr’daki tıp okulunda yetişen Sâbûr b. Sehl’in yazdığı Kitâbü’l-Akrâbâzîn el-kebîr’in, Selçuklular döneminde Bîmâristân-ı Adudî’de ilâçların hazırlanması için ana kaynak olarak kullanıldığı ve bu hastahanede Selçuklu Sultanı Sencer devrinde başhekimlik yapan İbnü’t-Tilmîz’in de Akrâbâzîn ile diğer bazı eserler yazdığı ve tıp dersleri verdiği bilinmektedir.

Selçuklular döneminde ünlü bir tıp akademisi haline dönüşen Bîmâristân-ı Adudî’de eğitim gören öğrencilerin doktora tezi mahiyetinde bir risâle hazırladıkları, 1178 yılında Galenos’un hıfzıssıhhası üzerine yazılan ve önsözünde baştabip Ebû Saîd el-Herevî tarafından okunup tez olarak kabul edildiği belirtilen Kitâbü Câlînûs fî tedbîri’s-sıhha adlı bir eserden anlaşılmaktadır. Bugüne ulaşmış en eski tıp doktora tezi olan bu çalışma, bu usulün Avrupa’daki tıp fakültelerini de etkilediği Selçuklular döneminde İslâm hastahanelerinin tıp eğitiminde ulaştıkları gelişmeyi göstermesi bakımından önemlidir.

BTaç Kapı Detay (64)Bağdat’ta 1223’te Halife Müstansır-Billâh tarafından inşa ettirilen Müstansıriye Medresesi de diğer ilimlerin yanı sıra içindeki hastahanede tıp eğitiminin yapıldığı bir üniversite mahiyetinde idi. Bu medresenin tesisinden sonra Bîmâristân-ı Adudî’nin önemini kaybetmeye başladığı ve Nizâmiye Medresesi ile birlikte her ikisinin de Hülâgû’nun Bağdat’ı zaptı sırasında harabeye döndüğü bilinmektedir.

Selçuklular döneminde Şam’da Atabeg Nûreddin Zengî’nin 1154’te kurduğu kendi adıyla anılan bîmâristan çok önemli bir tıp merkezi olarak ortaya çıkmıştır. Nûreddin Zengî bu hastahaneyi, Haçlı seferleri sırasında esir aldığı bir Frank kralından alınan fidye ile yaptırmıştı. İslâm dünyasında Bîmâristân-ı Âzam adıyla büyük bir üne sahip olan Nûreddin Bîmâristanı’nı kuruluşundan otuz yıl sonra ziyaret eden İbn Cübeyr, burada yapı bakımından birbirine benzeyen biri yeni, diğeri eski iki bîmâristanın bulunduğunu, yeni olanında yani Nûreddin Bîmâristanı’nda hekimlerin her gün sabahın erken saatlerinde viziteye çıktıklarını ve hastalara verilecek ilâçlarla yiyecekleri tayin ettiklerini söylemektedir.

İbn Cübeyr’in sözünü ettiği eski bîmâristan, 1104’te ölen Suriye Selçuklu Hükümdarı Dukak b. Tutuş’un Şam’ın Bâbülberîd kesiminde tesis ettiği hastahane olsa gerektir; çünkü tarihçi İbn Asâkir de eserinde Dukak b. Tutuş’un Şam’daki bîmâristanından bahseder. Nûreddin Bîmâristanı, Orta Asya Türk evleri ve Selçuklu medreseleri gibi bir iç avlu etrafında çift eksenli haç şeklinde kurulmuş dört eyvanlı bir yapı olup orijinal haliyle bugüne kadar ulaşan en eski Selçuklu hastahanesidir. Burası aynı zamanda, XIII. yüzyılda yetiştirdiği ünlü göz hekimi ve tıp tarihçisi İbn Ebû Usaybia’nın Tabakâtü’l-etibbâ adlı eserinde yazdıkları sayesinde tıp eğitiminin nasıl yapıldığına dair en geniş bilgiye sahip olduğumuz kurumdur.

İbn Ebû Usaybia, Nûreddin Zengî tarafından bu hastahanenin başhekimliğine getirilen Ebü’l-Mecd b. Ebü’l-Hakem’den bahsederken onun önce yanında asistanları olduğu halde koğuşlarda hastaları nasıl muayene ettiğini, onlara gerekli perhiz ve ilâçları tavsiye ettikten sonra girişin karşısındaki büyük eyvanda öğrencilerine çeşitli hastalık vak‘alarını, Galenos, Râzî, İbn Sînâ gibi eski üstatların eserlerine ve kendi görüşlerine göre değerlendirerek nasıl açıkladığını ve günde üç saat pratiğe dayalı teorik dersleri nasıl verdiğini ayrıntılı bir şekilde anlatır.

Burada hangi sınıflarda hangi derslerin ve kitapların okutulduğu belirtilmiyorsa da öğrencilere hasta yatağı başında pratik tıp eğitiminin verildiği ve buna dayalı teorik derslerde de özellikle Hipokrat, Galenos, Râzî ve İbn Sînâ’nın eserlerinin esas alındığı anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hastahanede hocalık yapan Dahvâr’ın da Fahreddin el-Mardînî’den İbn Sînâ’nın el-Kanûn fi’t-tıbb’ını okuduğu bilinmektedir. Nûreddin Bîmâristanı’nda önce göz hekimi, sonra müderris olan Dahvâr’ın burada yetiştirdiği öğrencilerden İbnü’n-Nefîs, el-Kânûn fi’t-tıb’daki anatomi bölümü için yazdığı Şerhu teşrîhi’l-Kânûn li’bni Sînâ adlı eserinde İbn Sînâ’nın anatomiyle ilgili düşüncelerinin tenkidini yaparken Miguel Servedo (ö. 1558) ve Realdo Colombo’dan (ö. 1560’tan sonra) çok önce akciğer kan dolaşımını keşfetmiş ve doğru olarak tanımlamıştır. Dahvâr’ın öğrencileri İbnü’n-Nefîs ile İbn Ebû Usaybia’nın yine bu hastahanede yetiştirdikleri öğrencilerden İbnü’l-Kuf da İbn Sînâ’nın el-Kanûn’una bir şerh yazmış ve William Harvey ile Malpigi’den önce kan dolaşımında kılcal (kapiler) sistemin varlığını ileri sürmüştür.

Nûreddin Bîmâristanı örnek alınarak 1284’te Kahire’de Memlük Sultanı Mansûr el-Kalavun’un kurduğu Kalavun Bîmâristanı’nda da aynı şekilde teori ve pratiğe dayalı tıp eğitimi yapıldığı ve buranın İbnü’n-Nefîs’in bağışladığı kitapları da ihtiva eden büyük bir kütüphaneye sahip olduğu bilinmektedir. Bu bîmâristan Kalavun tarafından, 8000 kişinin yaşadığı Kutbiyye adlı bir Fâtımî sarayı bazı değişiklikler ve ilâveler yapılmak suretiyle dört eyvanlı bir hastahane şekline sokularak yanında yer alan bir tıp medresesi ve kendi türbesiyle birlikte külliye biçiminde kurulmuştu. Fransız mimarı Pascal Coste’in 1817-1826 yılları arasında planını yaptığı bu hastahane dört eyvanlı olup bunların haçvari kesiştikleri merkezî mekânın bir kubbe ile kapalı olduğu da Evliya Çelebi’nin tarifinden anlaşılmaktadır. Kaynaklara göre, Bîmâristânü’l-Mansûrî adıyla da tanınan Kalavun Bîmâristanı’nda Selçuklu hastahanelerindeki gibi her türlü hasta, hatta deliler dahi tedavi edilir ve çok sayıdaki hekim tarafından tıp öğrencilerine dersler verilirdi. Buranın Osmanlılar döneminde XVII. yüzyılda bile İslâm dünyasının en ünlü hastahane ve tıp merkezi olarak görev yaptığı bilinmektedir.

Selçuklular döneminde teori ve pratiğe dayalı tıp eğitiminin verildiği img_5481 (1)diğer bir önemli müessese de Kayseri’de 1204’te, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Gıyâseddin Keyhusrev ile kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun’un yan yana yaptırdıkları kendi adlarıyla anılan tıp medresesi hastahane kompleksidir. Bugüne kadar eski halini muhafaza eden bu tıp merkezinde, Sultan Veled’in Kayseri hakkındaki bir şiirinden ünlü hekim ve astronom Kutbüddîn-i Şîrâzî’nin de bir süre çalışmış olabileceği anlaşılmaktadır. Şam’daki Nûreddin Bîmâristanı 1239’da genişletildiğinde Kayseri’deki bu hastahane ve tıp medresesinin örnek alındığı görülmektedir. Ayrıca bu dönemde Basra’da da bir tıp medresesinin tesisi, tıp eğitiminin artık tam olarak akademik bir mahiyet aldığını göstermesi bakımından önemlidir. Tahsilini Bağdat Nizâmiye Medresesi’nde yapan ve Galenos’un osteolojiye ait yanlışlarını bulan ünlü hekim Abdüllatîf el-Bağdâdî’nin (ö. 1231), Erzincan’da Mengücükoğulları’ndan Alâeddin Dâvud b. Behrâm’ın yanında çalışırken hükümdarın kızı Turan Melik’in Divriği’de yaptırdığı kendi adıyla anılan ve bugün hâlâ ayakta duran şifâhânenin inşasında hekim sıfatıyla fikir beyan etmiş olması, Selçuklu döneminde hastahanelere verilen önemin bir işaretidir.

Selçuklular’ın son döneminde Amasya’da kurulan hastahanede (1309) tıp eğitiminin İlhanlılar’dan sonra Osmanlılar’da da devam ettiğini gösteren güzel bir örnek, bu hastahanede on dört yıl hekim ve hoca olarak çalışan Türk âlimi Sabuncuoğlu Şerefeddin’in 1465 yılında Ebü’l-Kāsım ez-Zehrâvî’nin meşhur Kitâbü’t-Tasrîf’ine ve kendi tecrübelerine dayanarak hasta ve hekim resimleriyle ameliyatların gösterildiği Cerrâhiyye-i İlhâniyye adıyla Türkçe bir eser yazması ve bu hastahanede öğrencisi olan Muhyiddin Efendi’nin daha sonra Osmanlı sarayında hekimbaşı, diğer bir öğrencisi ve Mirâtü’s-sıhha adlı eserin müellifi Gıyâs b. Muhammed İsfahânî’nin de vatanı İran’a döndüğünde Safevî şahının saray hekimi olmasıdır.

Selçuklu hastahanelerinde İbn Sînâ, Râzî, Galenos ve Hipokrat’ın eserlerinin yanı sıra İsmâil b. Hasan el-Cürcânî’nin Zahîre-i Hârizmşâhî adlı akrâbâzîninin de ders kitabı olarak okutulduğu tesbit edilmiş bulunmaktadır. Sultan Sencer dönemi (1117-1157) hekim ve astronomlarından Türk asıllı Nizâmî-i Arûzî’nin Çehâr Makâle adlı eserinin dördüncü makalesinde ve yine Selçuklular döneminde 1082’de yazılan Kâbûsnâme adlı Farsça eserde tıp öğrencilerine hangi sınıfta, hangi eserlerin okutulduğuna dair ayrıntılı bilgilere rastlanmaktadır. Bunlarda ve diğer kaynaklarda verilen bilgiler, Ortaçağ’da Salerno, Montpellier ve Paris gibi Avrupa’nın önemli şehirlerindeki tıp fakültelerinde okutulan kitapların listesiyle karşılaştırıldığında Selçuklular dönemindeki hastahanelerin Avrupa’da yalnız tıbbı ve hastahane mimarisini değil tıp eğitimini de etkilemiş olduğu görülür.

ORTAÇAĞ’DA SELÇUKLU HASTAHANELERİNDE VE AVRUPA TIP MEKTEPLERİNDE OKUTULAN KİTAPLAR

Selçuklular Dönemi (XI-XIV. yüzyıllar)

  1. yıl. Huneyn b. İshak, el-Mesâil fi’t-tıb, Medhal fi’t-tıb; Hipokrat, Aforizmalar (Fusûlü Bukrât), Mâü’ş-şaîr; Nîşâbûrlu Nîlî’nin bu üç eser hakkında yazdığı şerh. 2. yıl. Râzî, Kitâbü’t-Tıbbi’l-Mansûrî; Galenos, Summeria Alexandrinorum (Galen’in on altı makalesi), Teşrîh-i Büzürk; Sâbit b. Kurre, Zahîre; Ebû Bekir Ecvînî, Hidâye; Ahmed Ferec, Kifâye (yahut Ehliye); Seyyid İsmâil b. Hasan el-Cürcânî, Zahîre-i Hârizmşâhî; Sehlî Mesîhî, Sad Bâb. 3. ve daha ileriki yıllar. Râzî, Kitâbü’l-Hâvî; Ali b. Abbas al-Mecûsî, el-Kitâbü’l-Melekî; İbn Sînâ, el-Kanûn fi’t-tıb.

Salerno, Montpellier, Paris (XII-XVI. yüzyıllar)

  1. yıl. Huneyn b. İshak (Johannitus), Isagoge in artem parvam Galeni; Hipokrat, Aphorismen, Prognostikon, De regimine acutorum. 2. yıl. Râzî (Rhazes), Liber de medicina admansorem; Galenos, Summeria Alexandrinorum; De malicia complexionis, De ingenio complexionis, De ingenio sanitatis, De simplici medicina, De morbo et accidenti, De crisi et critis diebus. 3. ve daha ileriki yıllar. Râzî, Liber Continens; Ali b. Abbas el-Mecûsî (Haly Abbas), Liber regius; İbnü’l-Cezzâr, Viaticum; İbn Sînâ (Avicenna), Canon medicinae (XVII. yüzyılda Vallodolid’de Özel Avicenna Kürsüsü kurulmuştur). Selçuklular döneminde Bağdat’a kadar gelerek orada topladığı Râzî ve Ali b. Abbas el-Mecûsî gibi ünlü İslâm hekimlerinin eserlerini Salerno’da Latince’ye tercüme eden Constantin Africanus vasıtasıyla bu eserlerin Salerno ve diğer Avrupa tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulması, Selçuklular döneminde kurulan hastahanelerde tıp eğitimi alanında erişilen ilmî seviyenin Avrupa’yı etkilediğini göstermesi bakımından önemlidir.

Selçuklu döneminde 1072’de hekimlik ahlâkı üzerine Kitâbü’t-Teşvîki’t-tıbbî adlı bir kitap yazan Saîd b. Hasan el-Mütetabbib, on iki bab ve bir hâtimeden oluşan eserinde hekim – hasta ilişkilerini anlatırken hekim adaylarının hastahanedeki eğitimleri sırasında nasıl davranmaları gerektiği hususuna ayrı bir bölüm ayırmıştır. XII. yüzyıl âlimlerinden Abdurrahman b. Nasr eş-Şeyzerî’nin hisbe teşkilâtına dair yazdığı Nihâyetü’r-rütbe fî talebi’l-hisbe adlı eserde, hekimlerin mesleklerini icra edebilmeleri için muhtesibin huzurunda reîsületibbâ tarafından imtihan edilmeleri ve daha sonra “Hipokrat andı” içmeleri gerektiğinden söz edilmesi ve yemin metninin verilmesi çok önemlidir. Hipokrat andının Arapça’ya iyi bir tercümesi olan metindeki değişiklik, Yunan sağlık tanrıları yerine Allah’a yemin edilmesinden ibarettir. Selçuklular’daki bu kontrol sisteminin Katolik İspanya’da ve II. Friedrich zamanında (1197-1250) Sicilya’da aynen uygulandığı bilinmektedir. İslâm kültürüne olan hayranlığı ile ünlü II. Friedrich’in 1231’de çıkardığı Melfi yasasının tabâbeti ilgilendiren kısmında (Constitutiones medicinales), hekimlik yapacak kişilere Salerno Tıp Okulu’nun hocaları tarafından imtihana tâbi tutulmaları ve kazandıkları takdirde yemin etmeleri mükellefiyetinin getirilmiş olması, Hipokrat andının Avrupa’ya Bizans’tan değil İslâm dünyasından geçtiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.

SELÇUKLU BÎMÂRİSTANLARININ MİMARİ KARAKTERİNİN MENŞEİ, AVRUPA VE DOĞU ASYA’DAKİ HASTAHANE YAPILARINDA GÖRÜLEN SELÇUKLU TESİRLERİ

Günümüze orijinal halleriyle ulaşan Şam’daki Nûreddin ve 1248’de inşa edilen Kaymerî hastahaneleriyle Kayseri’deki Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ve yanındaki Gıyâseddin Keyhusrev Tıp Medresesi’nde göze çarpan ortak mimari karakter, bir iç avlu etrafında gruplanmış çift eksenli tertip ile dört eyvanlı oluşlarıdır.

İlk Selçuklu medrese ve hastahanesinin Alparslan zamanında Nîşâbur’da kurulduğu göz önünde tutulduğunda Selçuklu hastahane ve medrese yapılarının menşeinin aynı kaynaktan ve aynı kültür bölgesinden geldiği sonucu ortaya çıkmaktadır. A. Godard dört eyvanlı medrese, cami ve kervansarayların menşeini Horasan’da Bâmiyân’da bulunan, XI. yüzyılda yapılmış Terken Hatun’un sarayı olduğu anlaşılan dört eyvanlı ev tipinde arar. Ayrıca Orta Asya’da yapılan kazılarda haç şeklinde ve ortadaki avlusu kubbe ile örtülü ev tiplerine rastlanması, merkezî kubbeli dört eyvanlı medrese ve hastahane tipinin menşeinin bu evlerde aranması gerektiğini gösterir.

Karahanlılar’ın İslâmiyet’i kabul eden ilk hakanlarından Tamgaç Buğra Han’ın Semerkant’ta 1065-1066 yıllarında kurduğu hastahane ile medresenin vakfiyesinin 1967’de, medresenin ise Nemzova tarafından 1969-1972 yılları arasında kazılarla ortaya çıkarılarak ilmî raporunun 1974’te yayımlanması ile Selçuklular’ın Nîşâbur, Hargird ve Bağdat’ta ilk medreseleri tesis ettikleri dönemde Semerkant’ta da Tamgaç Buğra’nın medrese kurduğu, hatta bu vakfiyeye göre Semerkant’ta daha önce tesis edilen Kadî Hasan b. Ali’nin medresesinin mevcut olduğu kesinlik kazanmıştır. Tamgaç Buğra Han’ın hastahanesi de vakfiyesinden anlaşıldığı üzere onun vakfettiği bir evde kurulduğuna göre herhalde Nemzova’nın kazılarıyla ortaya çıkan ve hastahane ile aynı zamanda (1066) vakfedilen Tamgaç Buğra Han’ın medresesi gibi tipik dört eyvanlı bir Orta Asya evi karakterindeydi.

1154’te Şam’da Nûreddin Zengî’nin kurduğu ve bugün hâlâ ayakta duran Nûreddin Hastahanesi gibi bu tip dört eyvanlı yapıların menşeini, milâttan önce 150 yıllarında Mezopotamya’da Asur’da tesis edilen Partlılar dönemine ait sarayda aramak yerine yine Orta Asya ev ve saray yapılarında aramanın daha doğru olacağını, son yıllarda Orta Asya’da yapılan arkeolojik araştırmalar sonunda bulunan milâttan önce V-IV. yüzyıllara ait Kalalı – Gir Sarayı’nın böyle dört eyvanlı oluşu ispat etmektedir. Bir iç avlu etrafında çift eksenli dört eyvanlı bu yapı tipi, Tamgaç Buğra Han’ın medresesinde ve büyük bir ihtimalle hastahanesinde olduğu gibi, XI. yüzyılda Merv’deki Selçuklu sarayında ve Bâmiyân’daki Terken Hatun’un sarayı olan ev ile diğer Selçuklu medrese, kervansaray, cami ve hastahanelerinde görülmektedir. Bu Orta Asya evlerine has dört eyvanlı yapı tipinin VII ve VIII. yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilen Açina Tepe’deki Budist manastırında (vihara) görülmesi, medreselerin XI. yüzyılda teşekkülünde viharaların tesirini gösterir; ancak bunların her ikisinde de görülen dört eyvanlı yapı tipinin menşeini Orta Asya ev tipinden aldıklarını göz önünde tutmak gerekir.

Diğer taraftan çift eksenli dört eyvanlı ve bu eyvanların kesiştiği merkezî mekânı bir kubbe ile kapalı medrese ve hastahane yapılarının menşeini de yine Orta Asya’da aramak gerekir. Zira milâttan önce V ve IV. yüzyıllarda inşa edilen Orta Asya’daki Babiş Mulla II Anıtmezarı, merkezî mekânı kubbe ile örtülü dört eyvanlı yapılardan Creswell’in rekonstrüksiyonunu yaptığı Ebû Müslim-i Horasânî’nin Merv’deki dârülimâresi, Abbâsîler’in Bağdat’taki el-Kubbetü’l-Hadrâ’sı ve yine Orta Asya’da Tirmiz’deki VIII ve IX. yüzyıllara ait âbidevî şekliyle Kırkkız Sarayı’nın olduğu kadar Divriği’de 1229’da inşa edilen Turan Melik Dârüşşifâsı ile bilhassa 1283’te Kahire’de yapılan merkezî kubbe ile örtülü dört eyvanlı Kalavun Hastahanesi’nin ve 1457’de Milano’da inşasına başlanan Ospedale Maggiore Hastahanesi’nin, hatta Bramanté’nin ideal planına göre inşa edilen St. Peter Kilisesi gibi Rönesans’ın mimari şaheserlerinin bile menşeini teşkil edecek karakterdedir. Bu sebeple Selçuklu devri hastahanelerinden Şam’daki Nûreddin Hastahanesi ve Memlük Sultanı Kalavun’un Kahire’de kurduğu hastahanenin Orta Asya evleri gibi dört eyvanlı haçvâri planlarıyla İtalya, İspanya ve dolayısıyla diğer Avrupa ülkelerindeki planları haç şeklinde olan Rönesans hastahanelerini etkiledikleri muhakkaktır.

Selçuklu hastahanelerinin Avrupa’da Rönesans hastahanelerine tesirleri sadece dört eyvanlı plan bakımından değil çok belirgin bir şekilde konstrüksiyon ve iç süslemeler bakımından da olmuştur. Meselâ İspanya – Fransa sınırında bulunan Hospital Saint – Blaise’in kubbe konstrüksiyonu Turan Melik Dârüşşifâsı’ndakinin bir kopyası gibidir. Nûreddin Bîmâristanı’nda bulunan Nûreddin Zengî’nin arması zambak motifi, Kalavun Bîmâristanı’nda Sultan Kalavun’un arması olarak yer aldığı gibi Haçlı şövalyelerinin 1440-1489 yılları arasında Rodos’ta inşa ettirdikleri iki katlı hastahanenin üst katındaki hasta koğuşunda da süsleme motifi olarak kullanılmıştır; daha sonra bu Selçuklu armasının Fransa krallarına geçtiği görülmektedir. Ayrıca Rodos şövalyeleri hastahanesinin planının Tokat’taki iki katlı Selçuklu şifâhânesine (Gökmedrese) benzemesi, Selçuklu hastahanelerinin kültür ve hastahane tarihi bakımından önemini gösterir.