SAHTE MÂNEVİYAT AKIMLARI VE SANAL ŞİFA: REİKİ, YOGA, MEDİTASYON…

SAHTE MÂNEVİYAT AKIMLARI VE SANAL ŞİFA: REİKİ, YOGA, MEDİTASYON…

İnsan dünyaya gözlerini açtığında, esas olarak biyolojik bir organizmadır; ama potansiyel olarak birçok insanî duygu ve karakterin gelişmesine müsait bir programda yaratılmıştır. Bu açıdan o öğrenmeye ve gelişmeye muhtaçtır. Biyolojik (beşerî) gelişmeye paralel olarak insanda benlik, karakter, kişilik, gönül, vicdan gibi insanî ve mânevî değerler (hakiki insanî yön) gelişir ve tekâmül eder. Bu farklılık literatürde beşer olmak veya insan olmak şeklinde karşılık bulur. İnsanın, varlığı nasıl tarif edip açıklayacağı ve mânâlandıracağı, büyük ölçüde içine doğduğu inanç sistemleri, kültür ve aldığı eğitim tarafından belirlenir.

Her kültür ve medeniyet, insanın mahiyetindeki cihaz ve donanımları farklı kavramlarla tanımlar ve açıklar. Bundan dolayı da, İslâm fıtratı üzerine yaratılan, evrensel cihaz ve donanımlara, hislere ve kabiliyetlere, kısaca diğer varlıklardan farklı bir iç donanıma sahip insanın hakikatı çeşitlenir ve çoğalır. İnsanın ne olduğu, nasıl sağlıklı ve huzurlu bir hayat süreceği konusunda hem kültürler ve medeniyetler hem de çeşitli felsefî akımlar farklı şeyler söyler. Sosyokültürel ve mânevî gelişmesini yönlendirmekten âciz olduğundan, dünyaya gelen her çocuğu, ebeveyni, yakın çevresi ve içine doğduğu sosyokültürel ortam inşa eder; ona hayatını temellendireceği mânâ çerçeveleri sunar.

İçinde yaşadığımız dünyayı şekillendiren hâkim medeniyet ve küresel güç, Yeniçağ din dışı Batı Avrupa medeniyetidir; bu medeniyet, ortaçağ Hristiyan anlayışına karşı bir isyan ve başkaldırmanın neticesinde şekillenmiştir. Bu hâkim güç, semavî kaynaklı dinî inanç sistemlerinin yerine, sermayeyi, ekonomik gücü ve iktidarı merkeze alan ideolojileri doğurmuştur. Maddî refahla tatmin olmayan ve mânevî arayışa yönelen insanlara da medyayı kullanarak, yine ekonomik ve menfaat hedefli, antik uygarlıklara ait tevhidden uzak, pagan temelli ezoterik, sahte mânevîyat ve spiritüel akımları çözüm olarak sunmaktadır.

Bu akımlar içerisinde günümüzde en fazla öne çıkarılanlar, Uzakdoğu dinlerinden ve felsefelerinden beslenen Reiki, Yoga ve Transadantal Meditasyon’dur. Bu akımların hepsi insana sağlığını, aradığı iç huzuru ve dengeyi kazandırma iddiasındadır. Ayrıca bu akımlar, insan tabiatını modellerken, açıklarken ve mânâlandırırken, Eski Hint bilgeliğinin, Vedaların, Budizm’in insan ve kâinat anlayışlarını kullanırlar. Dolayısıyla insanın mahiyetini açıklamada ve ona göre insana sağlık ve huzur reçeteleri yazmada dünyanın diğer kültürlerinden farklılaşırlar.

İç huzur noktasından Batı ve Uzakdoğu felsefeleri
Yeniçağ din dışı Batı medeniyeti, insanı Descartes’çı bir zihniyetle ele alır; biyolojik ve ruhî olarak ikiye ayırır, insanın mânevî boyutunu arka tarafa iterek, ağırlıklı olarak maddî yönünü geliştirir, güçlendirir hattâ putlaştırır. İnsanın saadetini ve huzurunu, “Ne kadar çok şeye sahip olursan ve tüketirsen, o kadar mutlu olursun.” anlayışında arar. Bu mutluluğun devam edebilmesi için de, ihtiyaçların çoğalması ve çeşitlenmesini ve bunları karşılayacak alım gücüne ulaşılmasını sürekli zihinlere empoze eder. Modern Batı terminolojisinde, apaçık tarif edilen bir nefis kavramı ve onu ıslah etme kültürü yoktur. Onun yerine ego ve ruh vardır.

yoga-reiki-meditasyon-buddaBatı tarzı hayat, insanları tatmin etmeyince ve maddî olarak her şeye sahip insanlarda mânevî arayış ve iç huzursuzluk artınca kültür üreticileri; Uzakdoğu’nun sahte mânevîyat akımlarını ve paganistik ritüellerini nefsanî hayat tarzına uydurup yeniden formatlamışlar; sağlıklı hayat ve ‘içsel’ mutluluğun sırları olarak, ekonomik pazarlama ve reklâm kanalları üzerinden insanlara sunmaya başlamışlardır. Çünkü güç ve iktidar putlaştırılacak ölçüde önemsenince, bunu devam ettirmek için, “Her yol mübahtır, her şey gider, reklâmın iyisi, kötüsü olmaz, önemli olan neticelerdir.” gibi anlayışların da insanlığın ortak şuuraltına yerleştirilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Pagan temelli, Ulûhiyet’i inkâr eden Uzakdoğu öğretilerine göre, insanın kurtuluşu, iç huzuru, kendi içindeki biyoenerjiyi veya ruhî enerjileri keşfetmekle, evrendeki yüce ruhla(!) temasa geçmekle mümkün olur. İnsanın huzursuzluğunun, depresyonunun, bunalımlarının kaynağının kendi hatalarından ve günahlarından değil, aksine kişinin içindeki ruhî enerjiyle irtibatının kopmasından kaynaklandığını kabul eder. Bundan dolayı bu öğretiler, insanın ızdırap ve mutsuzluğunun kaynağının, mahiyetine konan iç arzuların dayanılmaz baskısı olduğunu kabul eder. “İnsanın gerçek iç huzuru ve sağlığını koruması, fıtratına konulan güçlü istekleri ve arzuları terk etmesine bağlıdır.” anlayışına inandıklarından, bu temel inanca dayalı olarak onlarca farklı tipi olan iç huzura ve sağlıklı bir hayata giden üç temel yol ve öğreti geliştirmişlerdir.

Onların öğretilerinin temelinde, ruh ve ondan türevlenen enerjiler vardır. Bu akımlara göre insan bedeni, aslında yoğunlaşmış enerjidir. Enerjiler pozitif, negatif, iyileştirici ve hastalık yapıcı olabilir. Bunlar, bedenî ihtiyaç ve arzuları mümkün olduğunca terk etme yolu; sevgiyle ve aile kurmayla alâkalı muhabbeti ve karşı cinse alâkayı koparma olan keşişlerin yolu; “Her şey zihinde ve düşünmeyle başlar.” anlayışından türevlenen düşünmeyi terk etme, geçici olarak askıya alma, tek bir şeye odaklanma (mantra) yoludur.

Yoga ve Transandantal Meditasyon bu yollardan türevlenmiş egzersizlerdir. Sağlıklı yaşamaya ve iç huzura giden yollar olarak sunulan bu akımların ortak noktası ‘terk’tir; bu akımlar, insanın bütün huzursuzluğunun, depresyonunun ve bunalımının altında kendi iç dünyasındaki şiddetli isteklerinin ve mide, akıl ve gönül santrallerinin yoğun çalışması olduğunu kabul ederler. Bu açıdan Batı medeniyeti, insan tabiatındaki cihazların ve hislerin, arzuların geciktirilmeden hemen kontrolsüzce ve sınırsız tatmin edilmesini teşvik ederken, Uzakdoğu öğretileri, bunları mümkün olduğunca terk etmeyi, mide, akıl ve gönül santrallerinden birini veya birkaçını askıya almayı, iptal etmeyi öne çıkarır.

İfrat-tefrit arasında dengeli çözüm
Batı ile Doğu arasındaki bir coğrafyada insanlığa son din olarak gönderilen İslâmiyet ise, insan tabiatını iyiye ve kötüye açık yönleriyle kabul eder ve her bir insan cihazını, hissini ve arzusunu meşru çizgide tatmin ederek, şükür kapısını insanlara gösterir. İnsanın gerçek sağlığının, iç huzurunun, kendine verilen cihaz ve donanımları, kabiliyetleri, inkişaf ettirerek üretime kanalize etmesinde, üretip kazandıklarını paylaşmasında, şükretmesinde, tefekkürde bulunmasında ve gönlünü bütün varlığı kucaklayacak derecede muhabbetle doldurmasında olduğunu insanlığa İslâmiyet öğretmiştir.

Fıtrat dini olan İslâm’ın bütün emir ve yasakları, hayatı sürdürebilir kılmaya ve canlı ve cansız varlıklar âlemine zarar vermemeye, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk üretmemeye odaklıdır. İslâmiyet, insanın mâhiyetinde beden, nefis ve ruh olmak üzere üç varlık tabakası olduğunu kabul eder. Bedenle ruh arasında bir ara tabaka ve köprü görevi gören nefis, ne öldürülmeli ne de yok sayılmalıdır. Sadece terbiye edilip, bedenin sağlıklı işleyişinden sorumlu ve ruha hizmetçi konumunda bulunmalıdır. Sağlıklı bir nefis, şükrün kapısını açan ve şükrü çoğaltan bir potansiyel mekanizmadır. Dolayısıyla insan ne sadece beden, ne sadece nefis, ne de sadece ruhtur. Her birisi bir hakikati temsil eden, Allah’ın insanda dengeli olarak çalıştırılmasını murad ettiği bir hakikatler manzumesidir.

Bu açıdan insanı sadece maddî boyutuyla veya ruhî yönüyle, yahut enerji kavramıyla çözümleyemeyiz, sağlıklı ve dengeli kılamayız. Daha önce de belirttiğimiz gibi, her medeniyetin ve kültürün insan tasavvuru, sağlıklı, huzurlu insan olma modelleri farklıdır. Çünkü her biri farklı terminolojiler ve ön kabuller üzerine kurgulanmış insan modelleri üzerinden insanı eğitme iddiasını öne sürdüklerinden, insanın gerçek yaratılış zenginliğinden mahrum kalırlar, onu sadece belli birkaç yönün gelişmesi gibi ifrat ve tefritlere açık hâle getirirler. Bir başka ifadeyle, Batı ayrı bir ifrat, Uzakdoğu öğretileri ayrı bir tefrit sunarken, İslâm insanı tam bir denge içinde ele almaktadır.

İslâmiyet’te, insanın varoluş gâyesi, kendisine verilen donanımlar, kabiliyetler ve hisler üzerinden Yaratıcı’sını bulmak, O’na iman etmek ve mahiyetine konan bütün cihaz, his ve duyularla ibadet etmektir. Uzakdoğu öğretilerinde ise, böyle bir gâye-i hayâl yoktur. Bedenden ve onun isteklerinden kurtulmak ve evrende var olduğuna inanılan sonsuz iyileştirici enerjilerle temasa geçmek ve sonunun nereye çıkacağı belli olmayan ruhî tecrübelere yelken açmaktır.

yoga-reiki-meditasyon-feng-suiGüncel Batı dünyasındaki hâkim din dışı küresel sermaye sahiplerinin temel ideolojisi ise, maddî dünyayı ölçülebilen bütün boyutlarıyla çözümleyerek, kontrol edilebilir hâle getirmek ve insanın diğer bütün cihaz ve donanımlarını, sadece bu dünyada yaşama istikametinde kullanmaya çalışmak, kullanılamıyorsa da ihmal etmektir. İnsanlığa gerçek mânâda verebileceği bir şeyleri kalmayan, hayatı dünya/âhiret dengesi içinde bütünüyle kucaklamaktan uzak, bu sahte öğretiler, bugün sermayecilik paradigmasına inanan ve küresel ölçekte güç ve iktidarını sürdürmeye çalışan çevreler tarafından, insanlığa maskeli bir şekilde takdim edilmektedir.

Uzakdoğu öğretilerinin doğru tarafı var mı?
İnsan tabiatının yaratılıştan konulmuş evrensel prensiplere göre işleyen yanlarından biri, bedenin tesirinden kısmen kurtulup, ruhun tesirini tecrübe etme yoludur. İnsan bedeniyle ruh arasındaki münasebet, meyvenin iç kısmıyla kabuğu arasındaki münasebete benzer. Bunların biri, diğerinin aleyhine gelişir. Bedenin beslenme kanalları (yeme-içme, koku-burun kanalı ile beş duyu ile zihne açılan kanallar) kontrollü şekilde az kullanılırsa, kişi ruhî tecrübeleri yaşamaya yatkın hâle gelir hattâ değişik derecelerde yaşar.

Bütün semavî dinlerde ve dünyevî spiritüel akımlarda, az yemek-içmek, az konuşmak, az uyumak ve beş duyu girişlerini azaltmak, ortak ön şartlardır. Kişi bu riyazeti kendisine uyguladığında bunun kendisine getirdiği rahatlığı birinci elden tecrübe eder. Kişi kendisi üzerinde bedeninin baskısını ve kontrolünü bu şekilde azalttığında, ruhî dünyaya, metafizik âlemlere açık hâle gelir. Beden üzerinden ruha doğru açılan kapıları aktifleştiren bu kısım egzersizler, bütün mistik ve tasavvufî akımlarda ortaktır.

Bu öğretilerde, bedenin ve zihnin evrensel işleyiş kurallarıyla kısmen uyuşan bazı gerçekler vardır. Uzakdoğu’nun zihni ve bedeni kısmî arındırma metotlarından olan Reiki, Yoga ve Transdantal Meditasyon mânevî ve ruhî bir yolculuk olmaktan ziyade, bedenin ve nefsin kısmî arınma ve kontrolüne bağlı olarak, metafizik âlemlerle temasa açık hâle gelme ameliyesidir.

Vahyin rehberliği olmadan metafizik dünyanın riskleri
Kişi az yemenin, konuşmanın, uyumanın ve beş duyusunu daha az meşgul etmenin faydalarını bedeninde ve psikolojisinde hisseder. Kişide geçici bir gevşeme ve rahatlama açığa çıkar. İşte şeytan bu noktada devreye girer. Çünkü madde âleminde iyi-kötü ne kadar birbirine karışmış ise, ayırt etmek rehberliğe ve bilgiye muhtaç ise, mânevî âlemler de aynıdır. Kişi yukarıdaki egzersizlerle kendinde potansiyel olarak mevcut mânâ âlemlerini algılayıcı reseptörleri aktifleştirir. İslâmî literatürde lâtifeler (letaif) olarak isimlendirilen bu reseptörler, iyi-kötü ruhları, cinleri veya ruhanî varlıkları kendine çekme, onların mesajlarını algılama noktasında nötrdür.

Bu açıdan bu riyazata ve egzersizlere Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen ibadetler, dualar ve prensipler eşlik etmezse, kişi farkında olmadan habis ruhların, şeytanların mesajlarını, ilhâm zannederek kendini bir şey zannetmeye başlar. Kendinde hissettiği birtakım ruhî kuvveleri ve güçleri kullanarak insanlara hükmetmeye başlar. Kendini bir guru ve otorite olarak görür. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’teki bazı esasları inkâra veya göz ardı etmeye eğilimli hâle gelir. Bu hakikatten dolayıdır ki, İslâmiyet’te Allah, insanın aslî vazifesini, bedenin tesirinden kurtulmak, ruhî güçlerini geliştirmek olarak tarif etmemiştir. Aksine insanın var oluş gâyesi, fıtratına konulan cihazların, hislerin ve kabiliyetlerin hâl diliyle Allah’a ibadet etmek, şükür ve hamdde bulunmak olarak belirlenmiştir.

Şükür, hamd, tefekkür ve muhabbet gibi ibadetlerin sağlıklı yerine getirilebilmesi, belli ölçüde bedenî ve nefsanî arzu ve heveslerin tesirinden kurtulmaya ve onları kontrollü şekilde meşru çizgide tatmin etmeye bağlı olduğundan, İslâmî tasavvuftaki riyâzât ve itikaf beden kapısından ruhî boyuta geçiş noktasında Uzakdoğu öğretilerine zâhiren, nazaren ve kısmen benzerlik gösterir. Esas farklılık, iç idrâk hislerini ruhanî tecrübeye açık hâle getirdikten sonra başlar. Dua, ibadet, istiğfar, tefekkür ve zikr ile beslenilmezse, bu tecrübenin kişiyi nereye götüreceği bilinemez. Bu durum âdeta kişinin bir hortumun veya girdabın çekim gücüne kendini kaptırmasına benzer.

Bu açıdan Uzakdoğu öğretilerinin egzersizleri, başlangıçta bu dünyalardan çok uzak (Batılı ve maddî dünyadan başka bir şey tanımayan) insana belli bir rahatlama ve sözkonusu kişinin beden sağlığında iyileşme sağlayabilir. Ancak daha sonra bu ifrattan tefrite savrulmanın getireceği çarpıklıklar kişide çok farklı yanlışlara sebep olacaktır. Denge olmadığı için bu yola girmiş birçok kişi ya bir müddet sonra sıkılacak ve tekrar eski bohem hayatına geri dönecek veya normal hayata adaptasyon sıkıntısından dolayı psikolojik rahatsızlıklara maruz kalacaktır.

Her metafizik tecrübe herkese uygun mu?
Çoğu insanın zaman zaman göz ardı ettiği bir husus, Allah’ın insanları bir yandan hem kabiliyet ve hisler, hem de seçici algılama-idrak ve akıl yürütme bakımından farklı farklı yaratmış olmasıdır. Diğer yandan da O (cc), kabiliyet ve hisleri kendi içinde derecelendirerek her kabiliyet için, bir normal dağılım eğrisinin (Çan Eğrisi) oluşmasına izin vermiştir. Bundan dolayı insanlar psişik ve spiritüel kabiliyetler, enerjiler bakımından benzer bir dağılım gösterirler. Bunun mânâsı, toplam nüfusun % 2,5 kadarında her kabiliyet veya biyoenerji, çok çok az, % 2,5 kadarında ise çok fazladır.

Toplumun büyük ekseriyetinde (% 95) ise, bu kabiliyet ve enerjiler normal ortalama seviyelerde seyreder. Biyoenerjileri çok çok fazla olan bu az nispetteki kişiler, kendilerini şifa dağıtıcı, guru gibi görmeye başlayabilirler. Kendilerinde kapasite genişliği olmayan veya zayıf olan herkese de bu enerjileri aşılamaya çalışırlar. Burada dikkat edilmesi gereken, herkesi bu enerjilerden faydalanmaya zorlamadan fıtrat farklılıklarına saygı duymadır.

Mânevî arayışlarda niyet farkı
Bir davranışın ibadet, sevap veya günah olabilmesi, tamamen kişinin hangi niyet ve maksatla o işi yaptığına bağlıdır. İslâmiyet’te niyet çok önemli olup, bir davranış sadece Allah için yapılırsa, gerçek ibadet olur ve mânevî huzur verir. Dünyevî faydalar elde etmek için yapılan işler, hakiki ibadet değildir. Bundan dolayı, aç kalma, sürekli Meditasyon, beden ve nefes hareketleri gibi egzersizler, uzun vadede kişinin mânevî hayatını sağlıklı kılmaz, nadiren kılsa da, beden ile akıl ve gönül arasında sağlıklı bir irtibat kanalı olmadığından, bütüncül ve dengeli, kâmil bir insan portresini netice vermez.

Sadece vicdanlarındaki tatminsizliğin tetiklediği, ‘içsel’ mânevî arayış yolculuklarının hakiki hedefinden saptırılmasına ve yanlış istasyonlarda insanların meşgul edilmesine hizmet eder. Zîrâ gönlün ve ruhun gerçek gıdası, mânevî huzuru, Allah’ı zikretmek, şükür ve tefekkürde bulunmak ve gönlü İlâhî aşk ve muhabbetle doldurup, elemsiz bir yaşama sevinci yakalayabilmektir. İşte Reiki, Yoga ve Transdantal Meditasyon, bu hedefe ulaşmak isteyenlerin ve arayış sürecine girenlerin önüne konulan sahte istasyonlar ve aldatıcı ruhanî tecrübeler olup, şeytanın ordusuna hizmet eden bir sacayağıdır.

Bu Uzakdoğu öğretileri, din ve diyanet düşmanları tarafından, sağlıklı bir hayat sürme, depresyondan kurtulma, tamamlayıcı tıbbî tedavi gibi başlıklar altında geniş kitlelere servis edilmektedir. Çünkü hakiki ve elemsiz lezzet ve kaygılardan âzâde gerçek saadet, ancak tevhid dini olan İslâmiyet’te ve ona iman etmededir. Müslümanlar kendi dinî inançlarını yaşadıkları ve ibadetlerini yaptıkları takdirde Yoga, Reiki ve TM gibi öğretilere hiç ihtiyaç duymayacaktır.

İnsan Kaynakları alanında uzman bir Batılı bilim adamı, 2003 yılında İstanbul’da katıldığı 8. İnsan Kaynakları Zirvesinde (12-13 Mart 2003), Yoga ve Reiki gibi Uzakdoğu öğretileri, üst kademe yöneticilerine dinlenme, gevşeme, rahatlama, sağlığını koruma ve ‘içsel’ mutluluğu yakalama teknikleri olarak tanıtılıp standlar açılınca, Türkiyeli iş adamlarına şöyle seslenmişti:

“Değerli Katılımcılar, birkaç gündür Sultanahmet Camii’ne yakın bir otelde kalıyorum. Sabah ezanlarını dinliyorum. Ben de öyle bir iç huzur ve sükûnet hâsıl etti ki anlatılmaz. Dolayısıyla beş vakit ezanların okunduğu bir ülkede, Yoga ve Reiki, TM gibi Uzakdoğu öğretileri tutmaz. Ezan okunurken, birkaç dakika işinize ara verip, ezana konsantre olsanız, bunların size sağlayacağı faydanın daha fazlasını kazanırsınız. Bu açıdan bu ülkede bu öğretilerin çok fazla kabul göreceğini zannetmiyorum.”

Batılı araştırmacının da belirttiği gibi, fıtrat dini olan İslâmiyet’in temel prensipleri bilinse ve yaşansa, bu gibi sahte ruhî öğretilere ihtiyaç kalmayacaktır. Ancak günümüzün kitleleri mânevî rehberlik eğitiminden mahrum olduğundan ve İslâmiyet’in altın düstûrları sansürlenip çarpıtıldığından, Batılılar başta olmak üzere mânevî arayışa giren insanlar bu güzelliklerin farkında değildir.

İnsanlar neyin arayışında?
Bu üç öğreti, hakiki din ve mânevîyât eğitiminden mahrum kalmış kişiler için, yaşadıkları acı ve ıstırapların mânâsını değiştirmeye yönelik zihnî ve hissî gerçeklik algısını değiştirme teknikleri sunar. Bu işi pazarlayan gurular, insanları maddenin, bedenin ve benliğin sıkıcı, bunaltıcı atmosferinden kısmen kurtarmaya çalışarak, kendilerince onlara benötesi ruhî tecrübeler yaşatmaya çalışırlar.

Çoğu insan, önünde hazır bulunan kolay çözümleri, zor ve gayret gerektiren sağlıklı çözümlere tercih etmeye meyilli olduğundan, küresel sermayenin destek verdiği Reiki, TM ve Yoga gibi Uzakdoğu menşeli sahte mânevîyât akımlarını parola sormadan kullanmaktadır. Öte yandan Uzakdoğu öğretileri hakkında kitap, dergi, CD, DVD gibi dokümanlar her yerde dağıtılmakta olduğundan, bu öğretiler yoğun reklâmla ve cazip pazarlama etiketleriyle, insanı iç huzura götürücü teknikler ve sağlıklı hayat sürme reçeteleriymiş gibi takdim edilmektedir. Bütün bu öğretiler, sonunda kişinin idrâkini, bakış açısını, niyetini değiştirmeye çalışır.

Bu tekniklerden istifade edebilmek; kişinin mizacına, fıtratına, şifa dağıtıcı kişiyle hasta arasında kurulan münasebet ve güvene, plasebo tesirine, pozitif iyi niyete, farkına varmaya, şuurlu odaklanmayı becerebilmeye bağlıdır. Bağışıklık sisteminin işleyişi de bundan etkilenir. Ancak şu âna kadar biyoenerjetik alanların varlığını çift kontrollü ilmî deneylerle gösteren bir araştırma yayımlanmamıştır.

Deliller, daha çok şahsî, subjektif anlatımlara ve kontrolleri zayıf ‘bilimsel’ çalışmalara dayalıdır. Postmodern dünyada kişinin kendi inanç ve kültürünü koruyabilmesi, bir başka ifadeyle kıblesini bulabilmesi için, yaşadığı çağın popüler düşünce akımlarına karşı bilgi sahibi olması ve şuur seviyesini yüksek tutması gerekir.

İlâhî kaynaktan üflenen ve mahiyetini bilmediğimiz ruhun, zihin ve bedenimizdeki tesirlerini açıklamak için, çeşitli fıtrat modellerinden üretilen kavramları kullanıp, tahminlerde bulunuyoruz. Her şeyin üzerindeki kuşatıcı hakikat ise, Allah’ın insanı en güzel surette yaratmış olması ve Kendi’nin bilinmesi için sıfat ve isimlerinden değişik derecelerde insanın mahiyetine koymasıdır. Dolayısıyla insan Allah’ın sonsuz sıfat ve güzel isimlerinin hususi bir kombinasyonudur.

İnsanda Allah’ın isimleri, kabiliyetler, hisler, tutkular ve çeşitli işler yapmaya uygun enerjilere sahip olma şeklinde tecelli eder. Kişi kendi fıtratında baskın veya zayıf olan isimlerin inkişafını, hem fiilî dualarla hem de o ismin kendine has enerjisini kendine çekmek için esma zikirleriyle sağlayabilir. Bu açıdan İslâmiyet’te, bu enerjiler, Allah’ın isimlerinin tecellisi ve yansıması olarak yorumlanabilir.

Meselâ kişi eş-Şâfi ismini çok zikrederse ve onunla ilgili ilimleri öğrenir ve tatbik ederse, hem kendisine hem de insanlara (eş-Şafi esmasının sırrına vakıf olarak) şifa verici tesirler ve enerjilerin akışına vesile olur. Benzer şekilde her bir işe, kabiliyete bakan diğer isimleri de bu şekilde düşünebiliriz.

İslâm’ın evrensel mesajı
Uzakdoğu öğretilerinin dayandığı insan modeli ile Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet’in bize öğrettiği insan modeli farklıdır. Uzakdoğu öğretileri, esas olan varlık tabakasının ruh ve ona bağlı enerjiler olduğunu, beden ağırlıklı bir hayat sürmenin bu enerjileri hapsettiğini hattâ hasta ettiğini, enerji dolaşımını engellediğini vurgulayarak, bedenî arzuları, düşünceleri, şehvânî sevgiye dayalı bağlılıkları azaltmayı, mümkünse terk etmenin gerekliliğini vurgular.

Bu açıdan vurgu, enerjiye, düşünceye ve ruhî güçleri açığa çıkarıcı farkındalığa, odaklanmaya yapılır. Odaklanma için tek bir sembol ve kelime (mantra) tercih edilir ve belli sürelerle tekrarlanır. Ayrıca beden ve ruh arasındaki münasebetlerin, bedenin çeşitli egzersizlere maruz bırakılması (yoga) neticesinde artırılabileceğine inanılmaktadır. Kısmen de doğrudur. Her bir beden duruşu, belli mânâlara ve değerlere sahip olduğundan psikolojik ve ruhî enerji akışını değiştirir. Ama bunların hiçbirinde İslâmiyet’in tavsiye ettiği ve modellediği bütüncül kamil insan portresi yoktur.

Açarsak, aynı ânda çalışıp üreten, kazanan, kazandıklarını paylaşan, sabreden, şükreden, diğer yandan aklî ve zihnî melekelerini kullanarak tefekkür eden, gönlünü sevgiye, şevk ve muhabbet insanı olma yönünde gayret gösteren ve insanın üç fakültesini (mide, akıl ve gönül-vicdan) entegre eden dengeli ve uyumlu insanî gelişme modeli sadece İslâmiyet’te vardır. Ancak bize düşen, kendi öz değerlerimize sahip çıkmak, onları öğrenmek, yaşamak ve çevremizdeki insanlara rol-model olarak, hakikatin yalnızca İslâmiyet’te olduğunu anlatmaktır.

İbadetlerin yapılmasının illeti (hakiki sebebi) Allah’ın emri ve isteği olması yanında, Hakîm-i Alîm olan Allah’ın her bir ibadetin sonunda muazzam sayıda hikmetleri ve faydaları hâsıl etmesi de bir hakikattir. Bu faydalar, Reiki, Yoga ve TM tekniklerinin hâsıl edeceği rahatlama ve gevşemeyle mukayese edilemeyecek kadar fazladır.

(Sızıntı)