OSMANLI DÖNEMİ

osmanli-mimarisi-sifahaneBugüne ulaşabilen İslâm hastahanelerinin çoğu Osmanlılar’a ait olanlardır. Özellikle XVI-XVII. yüzyıllarda dünya tarihinin en büyük devletlerinden biri haline gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş topraklarında da yine halk, ordu ve saray mensupları için bîmâristan, bîmârhâne, tımarhane, şifahane veya dârüşşifâ denilen hastahaneler tesis edilmiştir.

XVI. yüzyılda İstanbul Kasımpaşa Tersanesi’nde Osmanlı donanması için kurulmuş bir hastahanenin varlığı, 1591 yılında Avusturya elçilik heyetiyle İstanbul’a gelen Baron Wenceslaw Wratislaw’ın hatıralarından öğrenilmektedir. Osmanlı donanmasına bağlı Kasımpaşa’daki Sakızağacı ve Aynalıkavak hastahanelerinden başka Girit’te, Basra’da ve Preveze’de bahriye hastahaneleri olduğu gibi Gemlik, İzmit, İznik, Rusçuk, Tulci, Vidin, Suda (Girit), Süveyş ve Basra tersanelerinde de buralarda çalışanlar için hastahanelerin varlığı arşiv belgelerinden öğrenilmektedir. Faal olan Selçuklu ve Memlük hastahanelerinin bulunduğu yerlerde yenilerini yapmaya ihtiyaç duymayan Osmanlılar, bunları vakıflarına uygun biçimde işleterek fethettikleri Bursa, Edirne, İstanbul, Selânik, Belgrad ve Budapeşte gibi şehirlerde yeni hastahaneler inşa etmişlerdir.

Niğbolu Savaşı’nda Türkler’e esir düşüp 1402 yılına kadar Yıldırım Bayezid’in hizmetinde bulunan Alman Johannes Schiltberger’in hâtıralarında belirttiğine göre, o devirde Osmanlı başşehri Bursa’da faaliyette olan sekiz hastahanede din ve ırk farkı gözetilmeden bütün hastaların tedavileri yapılıyordu (Schiltberger, s. 94). Bugün bu sekiz hastahanenin yalnız 1390-1394 yılları arasında Yıldırım Bayezid’in inşa ettirdiğinden 1 m. kadar yükseklikte bazı duvar harabeleri kalmıştır. Mimar Sedat Çetintaş harabeyi inceleyerek rekonstrüksiyonunu yapmış, böylece hiç olmazsa ilk devir Osmanlı hastahane mimarisine bir ışık tutmuştur. Bazı kaynaklarda, Edirne’nin başşehir olmasından sonra II. Murad tarafından Kirişhâne mahallesinde cüzzamlılar için bir cüzzamhâne ve Muradiye mahallesinde de “Hastalar Odası” denilen saraya ait bir hastahanenin tesis edildiği görülmektedir.

Osmanlılar devrinde özellikle İstanbul’da çok sayıda hastahane kurulmuş olup bunların ilki, Fâtih Sultan Mehmed tarafından 1470’te kendi adıyla anılan külliyenin içinde yaptırılan şifâhânedir. Fâtih Külliyesi’nde hastahane ve camiden başka, astronomi, matematik gibi fen bilimlerinin de tahsil edildiği fakülte niteliğinde medreseler de yar alıyordu. Buradaki tıp medresesinin başına Ahmed Kutbüddin’i getiren Fâtih Sultan Mehmed, İspanya’dan Kastilya Kralı V. Alfons’un hekimi Ephraim b. Sandschi’yi, İtalya’dan Maestro İacopo’yu (sonradan müslüman olup Yâkub Paşa adını almıştır), Türk hekimleri Altuncuzâde, Ahî Çelebi, Beşir Çelebi’den başka İran’dan Şirvanlı Şükrullah’ı ve hekim Lârî’yi, Semerkant’tan astronom ve matematikçi Ali Kuşçu’yu, İtalya’dan Gentille Bellini, Costanzo de Ferrara gibi ressamları, mimar Antonio Filarete’yi ve Trabzon’un zaptından sonra Yunanlı ilim adamı Georgios Amirutzes’i sarayına toplayarak İtalya’daki gibi ilim ve sanat alanında bir Türk rönesansı başlatmıştı.

İmparatorluğun en parlak devrinde Mimar Sinan tarafından İstanbul’da inşa edilen ve bugüne sağlam durumda ulaşan Haseki Hastahanesi (1538-1550), Süleymaniye Külliyesi’ndeki şifâhâne ile tıp medresesi (1550-1557) ve Atik Vâlide Hastahanesi (1583-1587), her türlü hastanın yanı sıra akıl hastalarının da tedavi edildiği ünlü Osmanlı hastahaneleridir. Süleymaniye Külliyesi’nin vakfiyesine göre şifâhânede bir başhekim, iki hekim, iki kehhâl, iki cerrah, bir eczacı, bir eczacı yardımcısı ve çok sayıda hastahane personeli 30 akçe ile 3 akçe arasında günlük ücretle, tıp medresesinde ise bir tıp müderrisi 20 akçe gündelikle, sekiz dânişmend, bir kapıcı, bir hizmetçi ve bir mubassır da 3 akçe ile 2 akçe arasında değişen gündeliklerle görevlendirilmişlerdi. Vakfiyeye göre tıp medresesine tayin edilecek tıp müderrisi “Eflâtun, Aristo veya Galenos gibi âlim bir zat” olmalı idi. Tıp medresesinde haftada dört gün teorik tıp dersleri verilir, yanındaki hastahanede ise öğrenciler klinik bilgilerini tamamlarlardı. Hastahanenin açıldığı zamandaki durumuna ait ayrıntılı bilgileri Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin Tabakâtü’l-memâlik ve derecâtü’l-mesâlik adlı eserinde bulmak mümkündür. Bu hastahanede XIX. yüzyılın başına kadar tıp eğitimi yapılmış, XX. yüzyıla kadar da hasta tedavi edilmiştir.

İstanbul dışındaki klasik Osmanlı hastahanelerinden yalnız Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsı (1484-1488) ile Manisa’daki Hafsa Sultan Dârüşşifâsı bugüne gelebilmişlerdir. Manisa’da 1539 yılında hizmete açılan ve Yavuz Sultan Selim’in zevcesi Hafsa Sultan’ın vakfı olan bu hastahane günümüzde restore edilmiştir ve sağlık müzesi olarak kullanılmaktadır. Vakfiyesine göre hastahanede bir başhekim, bir cerrah, iki göz hekimi, bir akıl hastalıkları uzmanı, iki eczacı, iki eczacı yardımcısı, ikisi gece, ikisi gündüz çalışan dört hasta bakıcı, bir idareci, bir kâtip, iki aşçı ve bir çamaşırcıdan oluşan personel kadrosu çalışmaktaydı. Bu hastahanede her yıl Nevruz bayramında Manisa mesiri denilen bir macun (mithridatikum) hazırlanarak hastalara ve artarsa halka dağıtılırdı; IV. Mehmed zamanında (1648-1687) mesir için gerekli tahsisat 1200 akçeye yükseltilmişti.

Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un Bartholomäus Petz başkanlığındaki elçilik heyetiyle birlikte 1587’de İstanbul’a gelen eczacı Reinhold Lubenau’nun hâtıralarında belirtildiğine göre o zamanki İstanbul’da 110 hastahane bulunmaktaydı. Bu hastahanelerin çoğu 150, büyük olanları ise 300 hasta alabilmekte, bazıları din ayırımı yapmadan her türlü inanıştaki hastaları, bazıları da sadece kadınları kabul etmekteydi.

Nicolaus Höniger tarafından Basel’de 1573 yılında Hofhaltung des Türkischen Kaisers und Ottomanische Reiches Beschreibung adıyla yayımlanan Cenovalı Antonius Menavinus’un eserinin on ikinci bölümünün 30 ve 31. sayfalarında Sultan II. Bayezid’in İstanbul’da yaptırdığı tımarhaneden bahsedilmekte ve orada her kırk akıl hastasının bir koğuştaki birbirinden uzak yataklarda yattığı ve hastahanede 150 hasta bakıcı bulunduğu anlatılmaktadır. Ancak bu tımarhanenin II. Bayezid’in İstanbul’daki hastahanesiyle aynı veya başka bir kuruluş olup olmadığı kesin biçimde anlaşılamamaktadır. II. Bayezid’in İstanbul’daki camiinin yanında bulunan hastahanesinden XVII. yüzyıl başında şehri ziyaret eden Wilhelm Dilich de bahseder.

Wilhelm Dilich’in Kassel’de 1606 yılında yayımlanan eserinde, Kanûnî’nin oğlu II. Selim’in saltanatının üçüncü yılında yaptırdığı şimdiye kadar bilinmeyen bir hastahaneden de kısaca söz ettiği görülür. Bu hastahanelerden başka İstanbul’da 1616’da tesis edilen Sultan Ahmed Külliyesi içindeki bîmârhâne son yüzyılda ortadan kalkmıştır.

Osmanlı hastahanelerinin en bariz mimari özelliği cami, medrese, imaret, tabhâne, kervansaray, hamam, çarşı, çeşme ve benzerlerinden meydana gelen külliyelerin bir parçası olarak planlanmalarıdır. Bu külliyeler şehir içinde birer küçük şehir oluşturarak bir sosyal merkez gibi halkın her türlü sosyokültürel ve sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını da karşılamaktaydı. Ne yazık ki XVI. yüzyıl İstanbul’unda çok olduğu bilinen hastahanelerden yalnızca Mimar Sinan’ın inşa ettikleriyle Topkapı Sarayı’nda bulunan Câriyeler Hastahanesi bugüne kadar gelebilmiştir.

Osmanlı hastahanelerinde Selçuklu geleneklerinin devam ettirildiği, ancak bu Rönesans dönemi hastahanelerinde yeni mimari fikirlerin de uygulandığı görülmektedir. Meselâ Bursa’daki Yıldırım Bayezid ve Manisa’daki Hafsa Sultan dârüşşifâlarında Selçuklu hastahanelerinin mimari özellikleri yaşatılırken Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsı’nda ve Mimar Sinan’ın İstanbul’da yaptığı hastahanelerde yeni mimari düşüncelere yer verilmiştir.

Edirne’deki Mimar Hayreddin’in inşa ettiği II. Bayezid Dârüşşifâsı, Rönesans devrinde ve hatta hastahane tarihinde bir eşi daha bulunmayan bir âbidedir. Bu hastahanenin külliyeye dâhil medrese, cami, tabhâne, fırın ve imaretle birlikte Tunca nehrinin kenarında yeşil bir sahaya inşa edilişi, şehircilik bakımından bugünün modern İsveç hastahanelerindeki en ileri planlama yönteminin Türkler tarafından 500 yıl önce uygulandığını göstermektedir. Önceki Osmanlı külliyelerinde ağırlığın daha çok cami yapısına verilmiş olmasına karşılık bu külliyede ağırlık merkezini hastahane ile onun bitişiğinde yer alan ve Evliya Çelebi’ye göre tıp tahsiline ayrılmış olan medrese teşkil etmektedir.

Kayseri Gevher Nesibe Dârüşşifâsı ile Sultan Gıyâseddin Tıp Medresesi’nde olduğu gibi yanyana inşa edilen Selçuklu hastahane ve medreselerinin planları arasındaki benzerlik, II. Bayezid Dârüşşifâsı ile yanındaki medresede görülmez. Bu hastahanenin, Selçuklu ve diğer Osmanlı hastahanelerinin medreseleri andıran dört eyvanlı ve çift eksenli plan şemalarından farklı şekilde ve ilk defa hastahane fonksiyonlarına ve merkezî sisteme önem verilerek planlanmış olduğu görülmektedir.

Bu külliyedeki hastahane, ortadaki büyük, diğer on ikisi küçük on üç kubbe ile örtülü altı köşeli ana bina, hemen onun yanındaki küçük iç avlu etrafında gruplanmış, muhtemelen poliklinik ve idare binası olarak kullanılan kısımla büyük avlu etrafına sıralanmış saldırgan akıl hastalarına mahsus altı odadan müteşekkil tımarhane bölümü, mutfak ve çamaşırhaneden oluşmaktadır. Bu son bölümde ayrıca yandaki tıp medresesine geçişi sağlayan ve içinde helâların da bulunduğu bir kısım yer alır.

Ana binada, ortası havuzlu ve üzeri büyük kubbe ile örtülü merkezî avlunun etrafında altısı kış, altısı yaz için tasarlanmış hasta mekânları sıralanmakta ve bunlardan girişin karşısındakinin müzik odası olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle bina kusursuz bir akustik yapıya sahiptir. Rönesans devrinde hastahane mimarisinin bir dönüm noktası olarak kabul edilen, 1457’de Antonio Filarete’nin merkezî sistem sağlamak için haç şeklinde planladığı Milano’daki Ospedale Maggiore’den otuz yıl sonra Mimar Hayreddin tarafından Edirne’de inşa edilen II. Bayezid Dârüşşifâsı, gerek müzikle tedavi için akustiğin sağlanması, gerekse merkezî sistemde inşa edildiği bilinen ilk hastahane olması sebebiyle ondan daha üstün bir konuma sahiptir.

  1. Ch. Sturm tarafından 1720’de Augsburg’da yayımlanan Vollständige Anweisung Spitäler für Alte und Kranke adlı eserde, merkezî kubbe üzerine yerleştirilen havalandırma fenerinin yer aldığı merkezî şekilde planlanmış hastahane projesinin II. Bayezid Dârüşşifâsı’ndakine benzemesi, üzerinde durulacak önemli bir husustur. Sturm’un, merkezî mekânın ve etrafında gruplanan hasta odalarının yalnız ortadaki havalandırma feneriyle havalandırılmasını yetersiz bir çözüm olarak ortaya koymasına karşılık Mimar Hayreddin, sadece merkezî mekân ile ona açılan yaz odalarını ortadaki havalandırma fenerine bağlamış, kış odalarının ayrı birer baca vasıtasıyla havalandırılmasını temin ederek teknik açıdan çok daha iyi bir çözüm yolu bulmuştur. Az personelle yüksek randıman sağlamak gayesiyle yapılan merkezî planlamanın birer ürünü olan Antwerpen’deki Stuivenberg Hastahanesi (1855), Philedelphia’daki Presbyterian Hastahanesi (1885), Bradford Çocuk Hastahanesi (1890) ve bilhassa Liverpool’daki Seaford Askeri Hastahanesi’nin (1884) planları, onlardan 400 yıl kadar önce Edirne’de inşa edilen II. Bayezid Dârüşşifâsı’na çok benzemektedir.

Avrupa’da akıl hastalarının yakıldığı bir devirde, ruhî ve diğer hastalıklara müptelâ olanların tedavileri için müzik dâhil gerekli her şey düşünülerek planlanan Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsı’na, gerek ilk defa az personelle yüksek randıman almayı amaçlayan merkezî sistemi ve gerekse o döneme göre çok ileri, hatta XVIII – XIX. yüzyıllardaki hastahane yapılarına ışık tutacak kadar mükemmel olan bir havalandırma sistemini getirmesi açısından Ospedale Maggiore’den daha fazla Rönesans devri hastahane mimarisinde çığır açmış örnek bir yapı olduğu söylenebilir.

Edirne ve İstanbul’daki Osmanlı saraylarında Enderun, Harem ve Bîrun mensupları için özel hastahanelerin kurulmuş olduğu görülür. Meselâ bunlardan biri, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Topkapı Sarayı’nda bostancılar için tesis edilmiş “Hastalık Odası” denilen hastahane idi ki bu yapı 1832’den yıktırılmasına kadar Cerrahhâne-i Âmire adı altında modern cerrah yetiştiren yüksek bir okul olarak kullanılmıştır.

Topkapı Sarayı’nda kurulan çok sayıdaki hastahanelerden yalnız Fâtih devrinde tesis edilip XVI. yüzyılda Kanûnî zamanında bugünkü duruma gelen Câriyeler Hastahanesi denilen Harem Hastahanesi günümüze kadar ulaşabilmiştir. Topkapı Sarayı’nda XV. yüzyılın sonlarında kurulan, XVI ve XVII. yüzyıllarda gelişen Enderun Hastahanesi’nin, Ali Ufkî Bey’in (Alberto Bobovio) 1665’te yazdığı Serai Enderum adlı İtalyanca eserindeki tariflerine ve planına göre, belli fonksiyonel düşünceler ön planda tutularak inşa edilmiş olduğu görülmektedir. Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsı ile bu hastahane, Rönesans dönemi Osmanlı mimarlarının hastahaneleri fonksiyonel ve rasyonel esaslara göre planlayıp inşa ettiklerini göstermektedir. Ayrıca Osmanlı mimarlarının hastahane planlamasında hastalara uygulanacak müzikle ve banyo ile tedaviyi ve tehlikeli deliler gibi bazı hastaların tecrit edilmesini de dikkate aldıkları görülmektedir.

Viyana’da XVI. yüzyılda kurulan Ballhausplatz’taki saray hastahanesinin iç avlu etrafında revaklarla çevrili mimari özelliği ve Dresden’de 1536’da inşa edilen St. Jakobs Hastahanesi’nin planının Bursa’daki Yıldırım Bayezid’in kurduğu hastahanenin planına çok benzemesi, XVI. yüzyılda Orta Avrupa’da Budapeşte’ye kadar yaygın olan Osmanlı hastahanelerinin tesirlerini kanıtlayıcı somut örneklerdir. Ali Ufkî Bey’in kitabının Nicolaus Brenner tarafından Almanca’ya tercüme edilerek Avusturya İmparatoru Leopold’un özel izniyle Viyana’da 1667’de bastırılması da hiç şüphesiz bu tesirlerin devam ettiğinin bir kanıtı niteliğindedir.

XV – XVI. yüzyıllarda Osmanlı hastahane mimarisinde mevcut özellikle merkezî sistem, tehlikeli hastaların tecridi, havalandırma ve müzikle tedavi konularını göz önünde tutan tasarımlardaki ileri düzeye Batı’da XVIII – XIX. yüzyıllarda, hatta bazı ayrıntılar açısından ancak XX. yüzyılda ulaşılabilmiştir. Klasik Osmanlı hastahaneleri XVII. yüzyılda da Budapeşte’den Kırım’a, Selânik’ten Mekke’ye kadar bütün imparatorluk sathında faaliyette olup IV. Mehmed devrinde son parlak dönemlerini yaşıyorlardı. Bu yüzyılda yalnız İstanbul’da 183 hastahanenin bulunduğundan bahseden Avrupa kaynaklarına rastlanmaktadır.

Batılılaşma hareketinin başlamasından sonra XIX. yüzyılın başında Avrupa tarzında modern hastahanelerin ve modern tıp eğitimi için eğitim hastahanelerinin açılmaya başladığı görülür. Avrupa tarzında ilk müessese olarak Kasımpaşa’daki Tersâne-i Âmire’de hekim ve cerrahların yetişmesi için tesisi düşünülen modern tıbbiyenin eğitim hastahanesi niteliğindeki Spitalya’nın kurulduğu, oraya bir hekimbaşı ile bir cerrahbaşının tayini için Bahriye nâzırının Bâbıâli’ye yazdığı 18 Zilkade 1219 (19 Şubat 1805) tarihli bir yazıdan anlaşılmaktadır. Bu tesis Temmuz 1822 Kasımpaşa yangınına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Daha sonra Viyana’da Josefinum örnek alınarak 17 Şubat 1839’da Galatasaray’da Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliyye-i Şâhâne modern tıp eğitimi içinde eğitim hastahanesiyle birlikte tesis edilerek işletmeye açılmıştı.

Askerî hastahanelerin modernleştirilmesi için 1842’de İstanbul’a getirtilen Avusturyalı Dr. Lorenz Rigler, 1823’te II. Mahmud’un kurduğu Maltepe Askerî Hastahanesi’ni Viyana’daki Josefinum tarzında yeniden düzenlemiş, ayrıca 1843-1846 yılları arasında yaptırılan altı yeni askerî hastahanenin de planlama ve teşkilâtlandırma çalışmalarında büyük rol oynamıştır. Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan yine 1843 yılında, büyük bir ihtimalle Münih’teki Allgemeine Krankenhaus’u örnek alarak ilk modern sivil Osmanlı hastahanesini Gurebâ-yi Müslimîn Hastahanesi adıyla tesis etmiştir. Şişli’de Haziran 1899’da açılan Hamidiye-i Etfâl Hastahanesi ise Berlin’deki Kaiser und Kaiserin Friedrich Kinderkrankenhaus örnek alınarak inşa edilmiş ilk modern çocuk hastahanesidir. Bunları diğer modern sağlık kuruluşları takip etmiş ve artık bîmâristan, bîmârhâne, tımarhane, şifâhâne ve dârüşşifâ yerine yalnız “hastahane” (hastane) tabiri kullanılmaya başlanmıştır.