MOĞOL İRAN HİNT

.
mogol-hint-iran-mimarisi

Selçuklu hastahanelerinin tesirleri yalnız Avrupa’ya münhasır kalmamış, Yakındoğu’nun hemen tamamından Uzakdoğu’ya kadar yayılmıştır. Bunda İlhanlılar döneminden itibaren Selçuklu hastahanelerini örnek alarak Amasya, Sivas, Tebriz, Hemedan, Sultâniye, Şîraz ve Bağdat gibi birçok şehirde çeşitli hastahaneler kuran Moğollar’ın büyük rolü olduğu muhakkaktır. İlhanlılar’dan Olcaytu Han’ın veziri hekim ve tarihçi Reşîdüddin Fazlullah Tebriz’de hastahaneleri, eczahaneleri, bahçeleriyle Rab-i Reşîdî adıyla anılan bir üniversite şehri kurmuştu. Burada Bizans dâhil dünyanın her yerinden gelen öğrenciler için yurtlar mevcuttu. 1310 yılında inşa edilen bu yerleşme merkezi bugünkü modern üniversite kampüslerinin bir öncüsü gibidir. Bu kuruluşta Selçuklular döneminde tesis edilen Nizâmiye, Tutuşiye, Müstansıriye medrese ve hastahaneleriyle Doğu Bağdat’ın örnek alındığı anlaşılmaktadır.

Timur’un bir ilim ve kültür merkezi haline getirdiği Semerkant’ta bir saray ve bir hastahane inşa ettirdiği bilinmektedir. Bu hastahane, Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Buğra Han’ın XI. yüzyılda kurduğu hastahaneden sonra Semerkant’taki ikinci büyük sağlık tesisi olsa gerektir. Timur’un oğlu Şâhruh Mirza’nın da Herat’ta bir hastahane yaptırdığı bilinmektedir. Herat’ta yine Timur soyundan gelen Sultan Hüseyin Baykara döneminde de ünlü Türk şairi ve devlet adamı Ali Şîr Nevâî, İncil Kanalı üzerinde kurduğu, içinde kendi sarayı ile havuzlu bahçelerinin de yer aldığı büyük külliyede bir tıp medresesiyle birlikte bir de hastahane inşa ettirmişti.

Timur istilâsından sonra İran’da ve Doğu Anadolu’da Akkoyunlu Devleti’ni kuran Uzun Hasan’ın yerine geçen oğlu Yâkub, 1488 yılına doğru Tebriz’de Sâhibâbâd bahçesinde Heşt-Bihişt Sarayı’nı yaptırırken yanında da 1000 hastanın tedavi edildiği bir hastahane inşa ettirmişti. Bu sarayla yanındaki hastahane, 1507-1514 yılları arasında Şah İsmâil zamanında Tebriz’i ziyaret eden bir Venedikli tâcir tarafından etraflıca tasvir edilir (Ramusio, s. 83-85). Akkoyunlular’dan sonra Safevî hânedanı döneminde, özellikle XVI-XVII. yüzyıllarda ilim ve sanatta parlak bir devir yaşayan İran’da Tebriz’den başka İsfahan, Şîraz, Kazvin, Yezd ve Erdebil gibi büyük merkezlerde Selçuklu dönemindekilere benzer hastahanelerin faaliyette olduğu çeşitli seyyahların seyahatnâmelerinden anlaşılmaktadır. Ancak bunlar günümüze kadar ulaşamadan yok olmuşlardır; yalnız bir Farsça el yazması eserde o devirdeki bir İslâm hastahanesinin minyatürü yer almaktadır.

Hindistan’da Bâbürlü İmparatorluğu’nun kurucusu Bâbür’ün torunu olan Ekber Şah’ın 1569’da inşa ettirdiği Fetihpûr Sikri Sarayı’nda çok lüks bir hastahane bulunmaktaydı. Günümüzde sağlam olarak duran bu saray hastahanesinin haremdeki kadınlara tahsis edildiği, XVII. yüzyılda burada çalışan Niccolao Manucci adlı bir İtalyan hekiminin hâtıratından öğrenilmektedir. Hastahanede on iki hasta odası ile yeteri kadar tuvalet, banyo ve el yıkama yeri bulunmaktadır. Hâlâ güzelliğini kaybetmemiş olan işlemeli tavanlar, bu saray hastahanesinin o zaman çok görkemli bir şekilde tezyin ve dekore edildiğini göstermektedir. Hasta odalarının güneşten korunması için önlerine üstü örtülü verandalar yaptırılmıştı. Hekimler için inşa edilen dairelerle sarayın hamamları da hastahaneden pek uzak olmayan bir köşede bugün de sağlam olarak durmaktadır. Ekber’in oğlu Cihangir, şehirlerde halk için hastahaneler kurulmasını ve buralarda hastaların ücretsiz tedavi edilmesini emretmişti; bu umumi hastahanelerden birinin harabesi bugün Agra şehrinde bulunmaktadır.

Hindistan’da daha önce Delhi Sultanlığı zamanında da pek çok âbidevî hastahane kurulmuş, ancak bunların hemen hiçbiri bugüne ulaşamamıştır. Muhammed b. Tuğluk zamanında Kalkaşendî’ye göre yalnız Delhi’de yetmiş bîmâristan vardı. Firişte, Sultan Fîrûz Şah’ın bunlara beş tane daha eklediğini bildirmektedir. Hastahanelere cerrah ve göz uzmanı gibi ihtisas sahibi hekimlerle hemşire ve hasta bakıcılar tayin edilmiş, hastalara bedava ilâç ve yiyecek verilmesi sağlanmıştı. Bu hastahaneler her sınıf halka açıktı. Fîrûz Şah, yıllık geliri muayyen bir miktarı aşan köylerden para toplatarak hastahane masraflarını karşılamış, ayrıca fakirler için başka çalışmaların da yapılmasını istemişti. Bu hükümdarın saltanatının yirminci yılında (772 / 1370) tamamlanan ve bugün tek nüshası Hudâbahş Kütüphanesi’nde (Bankipûr) bulunan Abdülmuktedir’in Sîret-i Fîrûz Şâhî adlı eserinin dördüncü bölümünde hastahanede kullanılan ilâçlar hakkında ayrıntılı bilgi verilmekte ve terkipleri açıklanmaktadır.

Kutubşâhî hükümdarlarından Muhammed Kulı Kutubşah (1580-1596) Haydarâbâd’da, Nevvâb Hayr Andeş Han da Etavah’da (Itâve) birer hastahane tesis etmişlerdir. Kendisi de hekim olan Hayr Andeş Han, bu müesseselerde görevlendirilen ehliyetli hekimler hakkında Kayru’t-Tajaribi adlı bir kitap yazmıştır.

Selçuklu bîmâristanlarının Hindistan’daki Türk-Moğol hastahanelerine olan mimari etkilerini tesbit edebilmek, bu kuruluşların çoğunun ortadan kalkmış olması sebebiyle hayli güçse de Selçuklu tesirinin Moğollar vasıtasıyla Çin’e kadar yayıldığı göz önüne alındığında bunun Hindistan’da da kendini hissettirmiş olması gerektiği kabul edilebilir. Moğollar Türkistan, İran, Irak ve Anadolu’daki Selçuklu İslâm medeniyetini çok sarsmışlar, fakat bu kültürün tesirlerini de Rusya’dan Hindistan’a ve Çin’e kadar yaymışlardır. Kubilay Han zamanında (1259-1294) Çin’de, Türkistan ve İran’daki Selçuklu hastahaneleri tarzında üç hastahanenin tesis edildiği bilinmektedir. Bunlardan biri Kubilay’ın Ciandu’daki (Shanktu) yazlık sarayında, diğeri de Ta-tu’da (Hanbalık, Pekin) idi. Bu hastahaneler 1292 yılından beri İslâm hekimlerinin idaresinde işletmeye açılmış durumdaydılar. Daha büyük olan üçüncü hastahane ise Kuang-hui-sze adıyla Selçuklu hastahaneleri şeklinde Pekin’deki sarayda kurulan saray hastahanesiydi. Sadece bu hastahanelerde değil Çin’deki saray eczahanelerinde bile İslâm hekimleri çalışmakta idiler.

Moğollar döneminde Amasya’da kurulan (1309) ve günümüze kadar gelen hastahane de Selçuklu hastahane mimarisinin bütün özelliklerini taşımaktadır. Selçuklu döneminde ve sonrasında Asya ve Avrupa’da kurulan hastahanelerin sadece çeşitli mimari özelliklerinin ve hasta yatağı başında klinik dersler verilmesinin menşeini değil akıl hastalarının ilâç ve müzikle tedavi edilmelerinin esaslarını da Selçuklu hastahanelerinde aramak gerekir.