KADİRÎLİK


16228_1384302441882685_6279342101992864962_nEdep, İlim, Aşk yoludur.

Kadirîlik ya da Kadirîyye, Pir Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri tarafından 12. yüzyılın başlarında kurulan ve silsilesini Hz. Ali’ye dayandıran sufîlik/tasavvuf yoludur.

Baz-ül Eşheb ve Gavsül Azam olarak da bilinen Pir Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri yolu takip edenlere  Pir’e nisbetle Kadirî ismi verildiği için tarikat da bu isimle anılmaya başlandı. Kadirîlik tasavvufta, sesli (cehri, açık) zikir usulünü benimsemiştir.

Cehri Zikrin Zuhuru:

Bir gün Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav), Hz. Ali el-Mûrtezâ Kerrem Allahu veche ile otururlarken:

- Ya Ali! Gözlerini yum ve beni dinle. Sonra bu söylediklerimi üç defa da sen söyle ben dinleyeyim, buyurdu. Sonra gözlerini yumarak yüksek sesle üç defa:

- La ilahe İllallah, dedi. Daha sonra Ali gözlerini yumdu ve yüksek sesle üç defa:

- La ilahe İllallah, dedi. Resulü Ekrem de Ali’yi dinledi.

meddah
Kadirilik, birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir.

 


BİNÂY-I TARİKAT ALTI NESNEDİR:

Evvel, tevbedir.
İkinci, teslimiyettir.
Üçüncü, kanaattir.
Dördüncü, irâdettir.
Beşinci, riyâzattır.
Altıncı, uzlettir.

AHKÂM-I TARİKAT ALTI NESNEDİR:
Evvel, marifettir.
İkinci, sahâvettir.
Üçüncü, yakîndir.
Dördüncü, sadakattir.
Beşinci, tevekküldür.
Altıncı, tefekkürdür.

ERKÂN-I TARİKAT ALTI NESNEDİR:
Evvel, ilimdir.
İkinci, hilimdir.
Üçüncü, sabırdır.
Dördüncü, rızadır.
Beşinci, ihlâstır.
Altıncı, ahlaktır.

İCÂBET-İ TARİKAT ALTI NESNEDİR:
Evvel, hayırdır.
İkinci, ihsandır.
Üçüncü, fenâdır.
Dördüncü, terkdir.
Beşinci, havfdır.
Altıncı, şevkdir.

 

▪ ▪ ▪

 

KÂDİRİYYE

Abdülkādir-i Geylânî’ye (ö. 561/1165-66) nisbet edilen İslâm dünyasının ilk ve en yaygın tarikatı.

Kādiriyye’nin kuruluş tarihini Abdülkādir-i Geylânî’nin yaşadığı döneme kadar götürmek mümkündür. Tasavvuf tarihinin Abdülkādir-i Geylânî’den önceki döneminde bir şeyhin görüşlerini ve mânevî otoritesini kabul edip onun etrafında toplanan sûfî cemaatleri oluşmuş, sûfîlerin şeyhlerle ve birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen kurallar belirlenmiş, ikametlerine mahsus ribât ve hankahlar yapılmışsa da bütün bunlar şeyhin yaşadığı dönem ve bölgeyle sınırlı kalmış, süreklilik, yaygınlık ve kurumsal bir nitelik kazanmamıştır. Tasavvuf tarihi kaynaklarında bu devirde oluşan sûfî grupları Kassâriyye, Cüneydiyye, Bâyezîdiyye, Hakîmiyye, Hereviyye gibi adlarla anılmaktadır. Sürekli, yaygın ve kurumsal niteliğe sahip, tarikat olma özelliği kazanmış ilk tasavvufî oluşumlar XII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bunlardan Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Yeseviyye daha çok Orta Asya’da ve Türkler arasında, Ahmed er-Rifâî’ye nisbet edilen Rifâiyye Ortadoğu’da ve Araplar arasında, Abdülkādir-i Geylânî’ye nisbet edilen Kādiriyye ise Irak başta olmak üzere İslâm dünyasının hemen her tarafında yayılmıştır.

470’te (1077) Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân’da (Geylân) dünyaya gelen, dinî ilimleri Abbâsî hilâfet merkezi Bağdat’ta tahsil ettikten sonra Ebü’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs vasıtasıyla tasavvufa yönelen Abdülkādir-i Geylânî, hocası Hanbelî fakihi Ebû Saîd Mübârek el-Muharrimî’nin kendisine tahsis ettiği medresede 521 (1127) yılında ders okutup talebe yetiştirmeye başladı, bir yandan da ribâtında vaaz ve irşadla meşgul oldu. Cuma günü ve ribâtında bulunduğu zamanların dışında bütün vaktini medresesinde geçirdiği, kendisine sorulan konular hakkında muhatabın zihninde tereddüde yer bırakmayacak şekilde fetvalar verdiği kaydedilmektedir. Müderris ve vâiz olması geniş bir çevrede tanınmasında ve görüşlerinin kabul görüp yayılmasında etkili olmuştur. Oğlu Abdürrezzâk, babasıyla birlikte hacca gittiğinde Arafat’ta Ebû Medyen el-Mağribî, Ebû Amr Osman b. Merzûk gibi tanınmış şeyhlerle diğer bazı sûfîlerin babasının elinden hırka giydiğini anlatır. Bu sûfîler daha sonra Abdülkādir-i Geylânî’nin halifeleri olarak faaliyet göstermişlerdir. Bu olay, Kādirîliğin daha Abdülkādir-i Geylânî’nin sağlığında oluşma sürecine girdiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kādiriyye en yaygın tarikat olmasını, diğer sebeplerin yanı sıra çok sayıda çocuğu olan Abdülkādir-i Geylânî’nin çocuklarının babalarının ilmine ve mânevî mirasına sahip çıkarak onun yolunu devam ettirmelerine borçludur. Bunlardan Seyfeddin Abdülvehhâb babasından fıkıh okumuş, sağlığında onun yerine medresede ders okutmuş, vefatından sonra da tedrîs görevini üstlenmiştir. Halife Nâsır-Lidînillâh tarafından Dîvân-ı Mezâlim başkanlığına tayin edilen Abdülvehhâb için Remle’de bir ribât inşa ettirmiştir. Abdülkādir’in diğer oğlu Tâceddin Abdürrezzâk’tan olan torunu Ebû Sâlih Nasr zamanının en tanınmış âlimi olup Halife Müstansır-Billâh döneminde kādılkudâtlık makamına getirilmiş, onun oğlu Ebû Nasr da aynı göreve tayin edilmiştir. Bağdat’ın Moğollar tarafından işgali sırasında bu görevde bulunan Ebû Nasr aynı yıl ölmüş, medrese ve ribât yıkılmış, bu olaydan sonra Geylânî torunları İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine giderek hem köklü ve geniş aileler oluşturmuşlar hem de Kādiriyye’nin yayılmasını sağlamışlardır. Abdülkādir-i Geylânî’nin Moğol işgali sırasında yıkılan medrese ve tekkesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafından 941’de (1534) Mimar Sinan’a yeniden yaptırılmış, Bağdat’a nakîbüleşraf olarak Abdülkādir-i Geylânî soyundan bir zat tayin edilmiştir.

Behcetü’l-esrâr ve Ķalâǿidü’l-cevâhir gibi Kādirî kaynaklarında soyunun baba tarafından Hz. Hasan, anne tarafından Hz. Hüseyin’e ulaştığı kaydedilen Abdülkādir-i Geylânî’nin diğer bazı çocukları babalarının vefatından sonra çeşitli bölgelere giderek tarikatı yaymışlardır. Mûsâ adlı oğlu Şam’a, oradan Mısır’a gitmiş, tekrar Şam’a dönüp orada vefat etmiştir. Suriye bölgesinde yaşayan Kādirî şeriflerinin soyu Mûsâ’ya ulaşır. Mısır’a göç edip orada ölen Îsâ Mısır Kādirî şeriflerinin, Sincar’a yerleşen Abdülazîz Bağdat Kādirî şeriflerinin, Vâsıt’ta ölen İbrâhim Fas, Merakeş, Tıtvân, Vehrân, Tanca, Rabat gibi Mağrib şehirlerindeki Kādirî şeriflerinin atasıdır. Tarikatın birçok şubesinin silsilesi Abdülkādir’in Abdürrezzâk, Abdülcebbâr ve Abdülazîz adlı oğullarına ulaşır. Abdülkādir-i Geylânî’nin tarikatın yayılmasında etkili olan torunlarından bazıları ve faaliyet gösterdikleri yerler şunlardır: Alâeddin Ali (ö. 793/1391, Kahire), Muhammed b. Alâeddin (ö. IX/XV. yüzyıl, Hama), Muhyiddin Abdülkādir (ö. 933/1527, Hama, Halep, Şam), Abdullah b. Muhyiddin (Mısır), Abdürrezzâk b. Muhammed (ö. 901/1495, Trablus).

Tarikatın yayılmasında İslâm âleminin çeşitli bölgelerine mensup müridlerinin de büyük katkıları olmuştur. Bunlardan Yemenli olan Ebû Muhammed Abdullah b. Ali el-Esedî’nin Anadolu’ya gidip bir zâviye açtığı, uzun süre orada kaldıktan sonra Yemen’e döndüğü kaydedilmekteyse de Anadolu’daki faaliyetleri hakkında bilgi bulunmamaktadır. Ebü’l-Hasan Ali el-Haddâd ve Ebû İshak İbrâhim el-Adenî tarikatı Yemen’de temsil etmişlerdir. Ebû Abdullah Muhammed el-Batâihî, Takıyyüddin Muhammed el-Yûnînî, Ebü’l-Ferec Abdurrahman (İbnü’l-Eskâf), Ebû Abdülmelik Zeyyâl Suriye şehirlerinde faaliyet göstermişlerdir. Kādiriyye Mısır’da Abdülkādir’in Ebû Abdullah Muhammed es-Sa‘dî, Ebû Amr Osman b. Merzûk, Ebû Abdullah Muhammed el-Kizânî adlı müridleri tarafından yayılmıştır. Mekke’de hac sırasında Abdülkādir-i Geylânî’den hırka giyen Ebû Medyen’in Kuzey Afrika’da Kādirîliği yaydığı söyleniyorsa da onun giydiği hırka Şattanûfî’nin de kaydettiği gibi tarikat hırkası değil teberrük hırkası olduğundan (Behcetü’l-esrâr, s. 153) bu bilgi doğru değildir. Ebû Abdullah es-Sarîfînî, Ebû Muhammed el-Cenâizî, Ebû Bekir et-Temîmî, Ebû Ahmed Yahyâ, Ebû Mansûr el-Bağdâdî, Ebü’l-İz el-Mağribî’nin de Irak bölgesinde faaliyet gösterdikleri kaydedilmektedir.

Abdülkādir-i Geylânî’nin oğlu İbrâhim’den olan torunu Ahmed b. Muhammed Moğol istilâsının ardından Hicaz’a gitti, daha sonra Endülüs’e hicret etti. Vâdiâş’a (Guadix) yerleşerek (671/1272) Kādiriyye’yi bölgede yaydı. Gırnata’ya (Granada) yerleşen Ahmed’in torunları şehrin hıristiyanların eline geçmesi üzerine 897’de (1492) Kuzey Afrika’ya döndüler. Kādiriyye, Kuzey Afrika’da XV. yüzyılın başlarında Sîdî Ali el-Küntî tarafından yayıldı, Ahmed el-Bekkâ’nın faaliyetleri sonucu Batı Sahrâ’ya kadar nüfuz etti. Tarikat Moritanya, Senegal, Nijerya ve Batı Sahrâ’ya XV. yüzyılda Abdullah el-Kebîr adlı bir Kādirî şeyhi tarafından götürüldü.

Abdülkādir-i Geylânî’nin torunlarından olduğu kaydedilen Seyyid Seyfeddin’in, kendisine rüyasında Hindistan’a gidip halkı İslâm’a davet etmesinin bildirilmesi üzerine 824’te (1421) Sind’e göç edip on yıl süren bir çaba sonunda 700’den fazla aileyi ihtidâ ettirdiği rivayet edilir. Hindistan’da ilk Kādirî dergâhı, XV. yüzyılın ikinci yarısında Abdülkādir-i Geylânî’nin Abdülvehhâb adlı oğlunun torunlarından Muhammed Gavs tarafından Mültan yakınlarındaki Uş’ta açılmıştır. Muhammed Gavs’ın ölümünden (923/1517) sonra yerine, Hindistan Kādirîleri’nce Abdülkādir-i Geylânî’ye nisbetle Abdülkādir-i Sânî diye anılan oğlu geçmiş, onun faaliyetleri neticesinde birçok Hintli müslüman olmuş, böylelikle tarikat Sind, Pencap ve Keşmir bölgelerinde yayılmıştır. Abdülkādir-i Geylânî’nin bir torunundan hırka giyen Ebü’l-Feth b. Kemâleddin el-Mekkî adlı bir Kādirî şeyhini Delhi’ye davet eden Sultan İskender-i Lûdî bu davetiyle Kādiriyye’nin bölgeye yerleşmesine vesile olmuştur. Kādiriyye Bengal’e Pîr Şah Devle (ö. 942/1535 veya 980/1573) adlı bir Kādirî şeyhi tarafından götürülmüş, daha sonra bölgeye gelen ve Abdülkādir-i Geylânî’nin Abdürrezzâk adlı oğlunun torunlarından olan Şah Kumeys el-Kādirî tarafından yayılmıştır. Tarikatın Gucerât bölgesine Abdülkādir-i Geylânî’nin Abdülvehhâb adlı oğlunun soyundan Seyyid Cemal Patri (ö. 971/1564) tarafından götürüldüğü bilinmektedir. Hindistan Kādirîleri’nin önemli isimlerinden biri Şah Cihan’ın oğlu Dârâ Şükûh’tur. Lahor’u ziyarete gelen Mısırlı Kādirî şeyhi Miyânmîr’e intisap ederek ölümünün ardından seyrü sülûkünü halifesi Molla Şah Bedahşî’nin yanında tamamlayan Dârâ Şükûh’un Sefînetü’l-evliyâǿ ve Sekînetü’l-evliyâǿ adlı eserleri Hindistan Kādirîliği hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

Kādiriyye’yi Anadolu’ya XV. yüzyılda, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin müridi iken onun emri üzerine Hama’ya gidip Abdülkādir-i Geylânî’nin soyundan Hüseyin el-Hamevî’den hilâfet alan Eşrefoğlu Rûmî getirmiştir. Kādiriyye’nin Eşrefiyye kolunun pîri olan Eşrefoğlu Rûmî’nin kurduğu tarikat geniş bir alana yayılmayıp İznik-Bursa çevresiyle sınırlı kalmıştır. Kādiriyye XVII. yüzyılda, tarikatın Rûmiyye kolunun pîri İsmâil Rûmî’nin faaliyetleri sonucu başta İstanbul olmak üzere Anadolu ve Balkanlar’da yaygınlık kazanmıştır. İsmâil Rûmî’nin İstanbul-Tophane’de kurduğu tekke diğer bölgelerde açılan Kādirî tekkelerinin merkezi olma fonksiyonunu da üstlenmiştir.

Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’da kurulduğu XIII. yüzyıldan beri yaygın olan Kādiriyye, Abdülkādir-i Geylânî soyundan gelen Berzencî ve Sâdât-ı Nehrî gibi Suriyeli ve Kuzey Iraklı şeyh aileleri tarafından temsil edilmiştir. Aynı bölgeden olup tarikatın Hâlisiyye kolunu kuran Ziyâeddin Abdurrahman Hâlis et-Tâlibânî’nin (ö. 1858) Sivas’a gönderdiği halifesi Mur-i Ali Baba (Mor Ali Baba) ve diğer halifeleri vasıtasıyla Hâlisiyye Anadolu ve İstanbul’da yayılmıştır.

Çok geniş bir coğrafyaya yayılan Kādiriyye’nin tarihi üzerine müstakil bir çalışma yapılmamıştır. Journal of the History of Sûfîsm: Tasavvuf Tarihi Araştırmaları Dergisi’nin Kādiriyye’ye ayırdığı ilk sayısında Thierry Zarcone, Martin van Bruinessen, Butrus Abu Manneh, Alexandre Popoviç, Nathalie Clayer, Jean Louis Triaud, Artur Buehler, Moshe Gammer, Ma Tong, Rahal Boubrik ve Mustafa Kara gibi araştırmacıların Geylânî ailesi ve tarikatını sırasıyla Hama-Suriye, Afganistan, Hindistan (Gucerât), Irak, Balkanlar, Arnavutluk, Batı Afrika, Kuzey Kafkasya, Orta Asya ve Doğu Türkistan, Pakistan, Endonezya ve Çin’deki yayılış sürecini ve güncel durumunu, bazı kollarındaki zikir uygulamalarını ve folklorik özelliklerini anlatan makaleler bulunmaktadır (bk. bibl.).

Silsile. Kādiriyye icâzetnâmelerinde tarikatın silsilesinin Hz. Ali’ye iki şekilde ulaştığı görülmektedir. Abdülkādir-i Geylânî ve Ebû Saîd el-Muharrimî’den başlayıp Ma‘rûf-i Kerhî’ye kadar her iki silsiledeki isimler müşterektir. Ma‘rûf-i Kerhî’den geriye doğru silsile İmam Ali er-Rızâ ve diğer Ehl-i beyt imamlarıyla veya Dâvûd et-Tâî, Habîb el-Acemî, Hasan-ı Basrî yoluyla Hz. Ali’ye ulaşır. Bu silsilelerden ilkine “silsile-i zeheb”, ikincisine “silsile-i müzehheb” denir.

Kādiriyye silsilesi, Abdülkādir-i Geylânî’den sonra genellikle Cemâlü’l-Irâk diye tanınan oğlu Abdürrezzâk veya Abdülcebbâr ile devam eder. Tarikatın öğretisi Abdülkādir-i Geylânî’nin el-Ġunye li-ŧâlibî ŧarîķi’l-ĥaķ, Fütûĥu’l-ġayb ve el-Fetĥu’r-rabbanî adlı eserlerindeki görüşlere dayanmakta olup oğlu Abdürrezzâk’a yaptığı vasiyet sırasında söyledikleri bu eserlerdeki görüşlerin bir özeti olması bakımından önemlidir. Abdülkādir vasiyetinde oğluna dinin emir ve yasaklarına titizlikle uymasını, takvâ sahibi olmasını öğütledikten sonra tarikatının Kitap ve Sünnet üzere bina edildiğini; gönül huzuru, cömertlik, bol sadaka verme, her türlü zorluğa katlanma, ihvanın sıkıntılarına yardımcı olmanın tarikatın esasları olduğunu söyler. Daha sonra tasavvufun sekiz özelliği olduğunu belirterek bunları sehâ, rızâ, sabır, işaret, gurbet, yünlü giymek, seyahat ve fakr olarak sıralar ve bunların her birinin bir peygambere ait özellik olduğunu belirtir. Kādiriyye’nin beş temel kuralı vardır: Himmeti yüceltmek, haramdan sakınmak, hizmeti güzelleştirmek, azmi arttırmak ve nimete saygı göstermek. Himmetini yükseltenin derecesi yükselir. Haramlardan sakınanı Allah korur. Hizmeti güzelleştirenin keramet sahibi olması icap eder. Azmini arttıranın hidayeti sürekli olur. Nimete saygı gösteren ona şükreder, şükredenin de nimeti artar.

Kādiriyye tarikatında seyrü sülûk bütün esmâ tariklerinde olduğu gibi Allah’ın yedi isminin (esmâ-i seb‘a) zikredilmesiyle gerçekleştirilir. Lâ ilâhe illallah, Allah, hû, hay, vâhid, azîz, vedûd isimlerine usul es-mâsı; hak, kahhâr, kayyûm, vehhâb, müheymin isimlerine fürû esmâsı denir. Usul isimlerinden her biri nefsin yedi mertebesinden (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye, kâmile) birine karşılık olarak belli sayıda zikredilir. Nefsin her mertebesinin ismi (zikri), seyri, âlemi, mahalli, hâli, vâridi ve nuru vardır. Meselâ nefs-i emmâre mertebesindeki bir sâlikin zikri kelime-i tevhid, seyri ilallah, âlemi şehâdet, mahalli sadr, hâli meyil, vâridi şeriat, nuru mavi; nefsi levvâmedeki sâlikin zikri Allah, seyri ilallah, âlemi berzah, mahalli kalp, hâli mahabbet, vâridi tarikat, nuru sarıdır. Sâlik ancak bir mürşidin gözetiminde bir mertebedeki seyrini tamamlayıp onun izniyle diğer mertebeye geçebilir. İstidat ve kabiliyetine göre bütün mertebeleri aşıp nefs-i kâmile makamına ulaşabilir veya belli bir mertebeyi aşamayıp arada kalabilir.

Lâ ilâhe illallah, Allah, hû, hak, hay, kayyûm ve kahhâr isimlerine makāmât es-mâsı adı verilir. Bu isimler de nefis mertebelerinin her birine karşılıktır. Sâlik hangi mertebede ise o mertebeye ait ismi iki rek‘at namaz kıldıktan sonra belli sayıda zikreder. Emmârenin ismi olan kelime-i tevhid 70.000, levvâmenin ismi Allah 60.000, mülhimenin ismi hû 50.000, mutmainnenin ismi hak 40.000, râziyenin ismi hay 30.000, marziyyenin ismi kayyûm 20.000, kâmilenin ismi kahhâr 10.000 adet zikredilir. Bazı Kādirî meşâyihi dervişlerine makāmât esmâsını usul esması olarak verir ve usul esmâsının sayısınca zikrettirirler.

Tarikatın bazı kollarında şeyhlerin sâlikleri istidatlarına göre letâif-i seb‘a (kalp, ruh, sır, sırru’s-sır, hafî, ahfâ, nefs-i kül) zikriyle seyrü sülûk ettirdikleri de görülmektedir. Bu usulde sâlik ilk latife olan kalpten başlayarak 5000 defa ism-i celâli (Allah) zikreder. Bu latifenin kırmızı olan nuru zuhur edinceye kadar zikre devam eden sâlik diğer latifeler için de bu tertip üzere zikre devam ederek seyrü sülûkünü tamamlar.

Kādiriyye mensuplarının vakit namazların ardından her vakit için ayrı ayrı okudukları hizbü’l-ibtihâl, hizbü’s-Süryûniyye, fethu’l-beşâir, hizbü’l-fethiyye, hizbü’t-temcîd adlı hiziplerle günlük virdler Abdülkādir-i Geylânî tarafından tesbit edilmiştir. Bunların yanı sıra yine Abdülkādir-i Geylânî’nin tertip ettiği kibrîtü’l-ahmer, salâtü’l-kübrâ, hizbü’n-nasr ve diğer salavat ve hizipler de çeşitli vesilelerle okunur. Okunacak günlük evrâdın tertibi tarikatın muhtelif kolları arasında farklılıklar göstermektedir.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2001, cilt: 24,  sayfa: 131-136