İLM-İ NEBÂT

.

ilmi-nebat-herbal-islamic-medicineBitkilerin türleriyle morfolojik ve fizyolojik yapılarını tıp, eczacılık ve tarımla ilişkileri içinde inceleyen ilim, botanik.

Bitkiler hakkındaki araştırmalar, İslâm bilim tarihinin ilk yıllarına kadar uzanan bir geleneğe sahiptir. Müslüman Araplar’ın kendi çevrelerindeki bitki örtüsüyle ilgili tecrübeleri, lugat âlimlerinin bu konunun terminolojisini erken tarihlerden itibaren kayda geçirmeleri, İslâm öncesi Mezopotamya, Grek, Bizans ve Fars kültürlerinin tıp, eczacılık ve tarım gibi alanlardaki literatürünün İslâm dünyasına intikali ve tabiat ilimlerinin temel disiplinlerinden biri olan ilm-i nebâtın felsefî bir dal sayılması bu geleneğin teşekkülünü sağlamıştır.

Bitkiler tedavi amacıyla da kullanıldığı için tıp ve eczacılık, tabii varlık alanının incelenmesi çerçevesinde tabiat felsefesi ve herhangi bir ülkenin bitki örtüsünü tanıma gereği bakımından coğrafyanın konuları arasında yer almış ve daha sonra bunlara bitki motiflerine ve bitki sembolizmine verilen önem neticesinde güzel sanatlar da eklenmiştir. Öte yandan gündelik hayatta temel ihtiyaçları ilgilendirmesinden başka, kişilerin teorik araştırma merakını tatmin etmesi de bitkiler âlemini keşfe yönelik çabaları kamçılamış ve sonuçta bitkiler âlemi, İslâm bilim ve sanat geleneği içinde önemli bir araştırma konusu haline gelmiştir.

Hicrî II. (miladî VIII.) yüzyıldan itibaren kaleme alınmış “nebât” (bitki) veya “filâha” (tarım) başlıklı eserlerde botanikle tarımın tam anlamıyla birbirinden ayırt edilmediği görülmektedir. Bilinen en eski ilimler tasnifi eseri olan Kitâbü’l-Ĥudûd’un müellifi Câbir b. Hayyân da hayatının sonlarına doğru biri en-Nebât, diğeri el-Filâha başlığını taşıyan iki ayrı kitap yazmasına rağmen bu iki alanı müstakil birer disiplin saymadığı gibi botaniği tabii ilimlerin bir dalı gibi görmemiştir.

İslâm ilimler tasnifinde botaniğe müstakil bir disiplin olarak yer veren ilk 10929947_1402018406771162_9098458686839080662_nmüellif Kindî’dir. Kindî, Aristo külliyatını tanıtmak üzere yazdığı risâlede ona nisbet edilen Kitâbü’n-Nebât’ı fiziğe dair eserler arasında altıncı sırada saymış ve konusunu “bitkilerin mevcûdiyetlerinin sebepleri, nitelikleri, özellikleri, genel durumları, bitkiler âlemine has problemler ve kapsamlı cevapları” şeklinde tanımlamıştır.

Fârâbî de yine aynı kitap münasebetiyle bu ilim dalını fizikî ilimlerin (ilm-i tabîî) alt disiplinleri arasına koymuş ve konusu için “bitki türlerinde ortak olan ve olmayan niteliklerin incelenmesi” açıklamasını yapmıştır (İhsâü’l-ulûm, s. 119).

Hârizmî tabii ilimleri tıp, meteoroloji, mineraloji, botanik ve zooloji sıralamasıyla vermiş (Mefâtîhu’l-ulûm, s. 154), İhvân-ı Safâ ise tabii ilimlerin altıncısı saydığı botaniğin konusunun bitki türleri, bu türlerin tabii nitelikleri, hangi fizikî coğrafya alanlarında yetiştikleri, kök, gövde, dal, yaprak ve meyvelerinin morfolojisi, insanlara yarar ya da zarar veren yönleri” şeklinde belirlemiştir; ayrıca İhvân-ı Safâ, yirmi birinci risâlesini yine cismanî-tabii varlıkların incelenmesi bağlamında bitki cinslerine ayırmıştır (Resâil, I, 271; II, 150-177).

İbn Sînâ da aynı geleneği takip ederek botaniği tabii ilimlerin altıncı disiplini saymış (Fî Aķsâmi’l-ulûmi’l-aķliyye, s. 75) ve eş-Şifâ adlı ansiklopedik eserinde “et-Tabîiyyât”ın yedinci kitabını bu branşa tahsis etmiştir. Tarım bilgisini müstakil bir disiplin olarak tabii bilimler arasında tasnif eden kişi ise İbn Haldûn’dur (Muķaddime, III, 1144-1145).

İslâm dünyasında botanik literatürünün gelişimi hicrî II. (miladî VIII.) yüzyıldan itibaren başlamıştır. Tabiat felsefesi söz konusu olduğunda Câbir b. Hayyân, botanik ve tarıma dair müstakil eserler yazan ilk müellif sayılmaktadır. Onun çağdaşı Mâserceveyh gibi hekimler de farmakolojiye dair eserlerinde bu tür bilgilere yer vermişlerdir; dolayısıyla günümüze ulaşan botanik muhtevalı ilk eserler, yaygın kanaatin aksine Arap lugat bilginleri tarafından değil, tabiat filozofları ve hekimlerce kaleme alınmıştır. Bu konuda ortaya konan ilk eserler hakkında kaynakların genellikle sessiz kalması gelişimdeki ilk safhanın anlaşılması bakımından problem oluşturuyorsa da mevcut ipuçları zooloji gibi botanik literatürünün de erken tarihlerde başladığını göstermektedir. Meselâ Tyanalı Apollonios’un Kitâbü’l-Filâha’sının Arapça’ya hicrî 179 (miladî 795) yılında kazandırıldığı bilinmektedir.

Bazı Batılı araştırmacılar, İslâm botanik tarihinde yer alan çalışmaların Grekçe’den yapılan tercümeler ve tıbbî, ziraî, coğrafî telifler şeklinde sınıflandırılabileceğini belirterek tabiat filozo10269533_1402018206771182_202116293648505914_nflarının ve lugat bilginlerinin yazdıklarını tasnif dışında tutmuş, fakat müslümanların bu alanda temayüz etmelerinde Grekçe’den yapılan çevirilerin etkili olduğu iddiasına da karşı çıkarak telif eserlerin tercümelerden daha fazla birikim içerdiklerini ileri sürmüşlerdir (Meyer, III, 133, 326). İslâm botanik literatürünün başlangıç dönemlerinde Grekçe eserlere çok şey borçlu olmadığını kabul eden bazı ilim adamları ise ilk tohumların Cündişâpûr okulunda atıldığını söylemişlerdir (Lecrerc, I, 299).

Dîneverî’nin Kitâbü’n-Nebât’ı İslâm botaniğinin ilk merhalede Grekler’den çok şey almadığının bir kanıtıdır. Çünkü botanikçiden çok bir lugat bilgini olan Dîneverî’nin eseriyle Teofrastos’un Arapça’ya Esbâbü’n-nebât ve Dioskorides’in Kitâbü’l-Haşâiş adlarıyla çevrilen eserleri arasında bir karşılaştırma yapıldığında, Dîneverî’ninkinin diğerlerine nisbetle şaşılacak derecede muhteva zenginliğine ve birikim fazlalığına sahip olduğu görülmektedir.

Bu farklılığı, bedevî hayat tarzının sağladığı gözlem ve tecrübe imkânlarıyla açıklamak isteyenler çıkmışsa da, anılan eserde bitkilerin sadece lugat bilgisi seviyesinde değil, botanik yöntemleri uygulanarak fizyolojik ve morfolojik özellikleriyle tanıtıldığı görülmektedir ki bu sistematik yaklaşımı bedevîlerin üstünkörü bilgi ve tecrübelerine bağlamak mümkün değildir.

Dîneverî’de gözlemlenen bilimsel yaklaşımın kaynaklarını tesbit etmek için İbn Vahşiyye’nin Süryânîce’den çevirdiği Keldânî kültür muhitine ait el-Filâhatü’n-Nabatiyye adlı esere gitmek gerekmektedir. El-Filâhatü’n-Nabatiyye tarım konusunda yazılmış olmasına rağmen bilinen ilk botanik klasiğidir ve özellikle bitkilerin yaratılışları ve tabiat şartlarından etkileniş sebepleri üzerine ortaya koyduğu kısmıyla (yarısından fazlası) daha sonra gelen müellifler için model ve kaynak teşkil etmiştir; bu sebeple İslâm botaniği için temel oluşturduğu söylenebilir.

mashuDîneverî’nin Kitâbü’n-Nebât’ının genel botaniğe dair sistematik bölümünün yokluğunda bu eser, İslâm botaniğinde gözlenen veri zenginliğinin en önemli kaynağı ve tanığı olarak kalmıştır. Kitapta yer alan bitki biyolojisi ve morfolojisine dair bölümde (I, 663-759) bitkilerin doğuşu ve farklı türlere ayrılması, kokuların ve çiçeklerin meydana gelmesi, renklerin psikoterapik etkileri, yapısal morfoloji ve bitki biyolojisinin temel meseleleri gibi konular ele alınmıştır.

İslâm dünyasında yetişen botanikçilerin daha çok bağ ve bahçeleriyle ünlü Endülüs’ten çıktıkları görülmektedir; İbn Vâfid, İbn Haccâc, İbnü’l-Avvâm, İbnü’l-Baytâr ve İbn Bassâl bunların önde gelenleridir. Özellikle bugüne ulaşmış botanik kitapları arasında, her ikisi de İşbîliyeli olan İbn Haccâc’ın el-Mukni fi’l-filâha’sı ile İbnü’l-Avvâm’ın Kitâbü’l-Filâha’sı bu literatürün zirvedeki örnekleridir. İbn Haccâc’ın eserinin dikkat çekici bir yönü, İslâm tarım ve botanik literatüründe Varron (m.ö. I. yüzyıl) ve Columella ile (I. yüzyıl) temsil edilen Latin tarım geleneğine yer vermiş olmasıdır. Onun, yirmi üç Grek ve Latin tarım bilgini içinde “Yûniyûs” diye ilk sırada andığı tarım bilgini (el-Mukni, s. 123), büyük bir ihtimalle De re Rustica’nın yazarı Lucius Junius Moderatus Columella’dır.

İbn Haccâc’ın tarım ve ziraattan bahsederken konunun yalnızca teorik bilgilerini vermekle yetinmeyip deneysel yönlerini de vurguladığı görülür. Mısırlı Cemâleddin el-Vatvât’ın Mebâhicü’l-fiker’iyle (dördüncü bölümü) Yemen Sultanı el-Melikü’l-Efdal Abbas b. Ali’nin Kitâbü Bugyeti’l-fellâhîn fi’l-eşcâri’l-müŝmire ve’r-reyâhîn’i XIV. yüzyılın başlıca eserleridir. XVII. yüzyılın sonları ile XVIII. yüzyılın başlarında yaşayan Abdülganî en-Nablusî’nin Kitâbü Alemi’l-milâha fî ilmi’l-filâha’sı ise son önemli tarım-botanik kitabıdır.

Arap lugatçıları, hicrî II. (VIII.) yüzyılın ortalarından itibaren bitki isimleri ve botanik terimleriyle ilgilenmeye başlamışlardır. Halîl b. Ahmed ve Sîbeveyhi’nin bu tür çalışmalarının ardından doğrudan doğruya botanik sözlüklerinin hazırlanması gündeme gelmiştir. Ebû Zeyd el-Kilâbî’nin Kitâbü’n-Nevâdir’i ile Asmaî’nin, Ebû Zeyd el-Ensârî’nin ve Dîneverî’nin hocası İbnü’s-Sikkît’in Kitâbü’n-Nebât ve’ş-şecer adını taşıyan eserleri ve Dîneverî’nin Kitâbü’n-Nebât’ı başlıca örneklerdir. Bunlardan Asmaî’nin Kitâbü’n-Nebât ve’ş-şecer’i muhtemelen bazı eksiklerle günümüze ulaşmıştır; İbnü’s-Sikkît’in eserine ise İbn Sîde’nin el-Muhassas adlı sözlüğünün tarım ve botaniğe ayrılmış olan kısmında 200’den fazla atıfta bulunulmuştur. Dîneverî’nin Kitâbü’n-Nebât’ının da III ve V. ciltleri günümüze ulaşmış ve VI. cildi esere yapılan atıflardan hareketle yeniden inşa edilmiştir.

İslâm botaniğinin sistematik gelişiminde Arapça’ya yapılan tercümelerin katkısı büyüktür. Yukarıda adı geçen el-Filahatü’n-Nabatiyye bir tarafa bırakılacak olursa bunların başında -Arapça adlarıyla- Aristo’nun Kitâbü’n-Nebât’ı, Tyanalı Apollonios’un Kitâbü’l-Filâha’sı, Teofrastos’un Esbâbü’n-nebât’ı, Dioskorides’in Kitâbü’l-Haşâiş’i ve Demokritos’un el-Filâhatü’r-Rûmiyye’si gelmektedir. Bu tercüme literatür, İslâm felsefesindeki tabiat ilimlerine dair yazılan eserleri etkilemiştir.

Nitekim henüz ilk aşamada Câbir b. Hayyân’ın, tabii varlık mertebeleri arasında ara formların mevcudiyetini kabul eden ve yapısal açıdan kalker olduğu halde bir çalı veya bodur ağaca benzeyen mercanın nebâtî ruha sahip bulunduğunu ileri süren Apolloniosçu teoriden etkilendiği anlaşılmaktadır. Câbir’in temsil ettiği tabiat felsefesinde bitkilerin oluşumu ve türlere ayrılması bir yandan unsurlar teorisine, öte yandan astrolojik etkilere dayandırılmakta, buna bağlı olarak da bitkilerin suni biçimde üretilebileceği ileri sürülmektedir (Câbir b. Hayymacro-detail-of-yellow-flower-stamen-with-pollen-dipak-c-shelareân, s. 380-391).

İhvân-ı Safâ yirmi birinci risâlede bitkilerin öz suyunu topraktan çekme, tutma, sindirme, boşaltma, beslenme, gelişme ve şekillendirme güçleri olduğunu vurgulamış, özellikle hurma hakkında tohumdan ağaca kadar bütün aşamaları ve aşılanması üzerine ayrıntılı bilgi vermiştir (Resâil, II, 150-177). İbn Sînâ, eş-Şifâın “et-Tabîiyyât” bölümünün yedinci kısmını bitkilerin fizyolojisine ayırmıştır. Aristo’ya nisbet edilen Kitâbü’n-Nebât’ın açık etkisini yansıtan bu kısımda botaniğe daha ziyade sebeplilik ve gaiyyet (erekçilik) fikri açısından yaklaşılmıştır. Aynı etkiyi, İbn Bâcce’nin farmakolojiye dair Kitâbü’t-Tecribeteyen’inde de görmek mümkündür. İbn Bâcce, bitkilerin fizyolojisi üzerine Kitâbü’n-Nebât adlı müstakil bir çalışma daha yapmış ve bu eserde bitkilerin sayılamayacak derecedeki çeşitliliklerine dikkat çektikten sonra onları mükemmeller ve iptidailer diye ikiye ayırarak ikincilerin başlıca organlarının eksik olduğunu belirtmiştir; bitkilerin üreme şekilleri de ele aldığı konular arasındadır.

Botanikle irtibatlandırılan bir başka bilim dalı eczacılıktır ve Kitâbü’l-Haşâiş’iyle Dioskorides etkili olmuştur. Bîrûnî onun basit ilâçlar alanına getirdiği yenilikleri övmüş ve İslâm dünyasında isim yapmış uzmanlar arasında saydığı Yuhannâ b. Mâseveyh, Mâserceveyh, Ebû Bekir er-Râzî ve Ali b. Abbas el-Mecûsî gibi kişilerin Grekler’in araştırmacı ruhu karşısında derlemeci olmaktan öteye geçemediklerini ileri sürmüştür (es-Saydele, s. 10-11).

Erken dönem İslâm tıbbının önemli simalarından olan Ali b. Rabben et-Taberî, Firdevsü’l-hikme adlı külliyatında müfred ilâçları da ele almış ve Grek hekimlerinin bilmediği yirmi kadar yeni bitkiyi tanımlamıştır. Farmakolojik eserleriyle botaniğe katkıda bulunan eski hekimler arasında Huneyn b. İshak ile hocası Yuhannâ b. Mâseveyh’i de zikretmek gerekir. Huneyn’in Kitâb fi’l-bukül ve havassihâ, Kitâb fi’l-fevâkih ve menâfiuhâ adlı eserleriyle İbn Mâseveyh’in Kitâbü Havâssi’l-ağziye ve’l-bukül ve’l-fevâkih ve’l-lühûm ve’l-elbân ve azâi’l-hayevân ve’l-ebâzîr ve’l-efâvîh adlı eseri botanik literatürüne önemli birer katkıdır.

Ebû Bekir er-Râzî, Kitâbü’l-Hâvî’sinin yirminci ve yirmi birinci bölümlerinde 630 adet tıbbî bitki tanıtmış ve verdiği listeye İbnü’l-Baytâr gibi ünlü farmakologlar tarafından defalarca atıfta bulunulmuştur. Râzî’nin ardından Ali b. Abbas el-Mecûsî Kâmilü’s-sınâati’t-tıbbiyye’sinde müfred ilâçların bir tasnifini yapmıştır. İbn Sînâ ise el-Ķanûn fi’t-tıbb’ının ikinci kitabını müfred ilâçlara ayırmış ve 800’den fazla tıbbî bitkiyi tanımlamıştır. Genelde bitkilerin morfolojik nitelikleri üzerinde durmayan, ancak konu farmakolojik açıdan önem arzettiği zaman bazı ayrıntılara giren İbn Sînâ basit ilâçlar konusunda pek orijinal bilgiler vermemişse de iyi bir sistematikçi olmuştur.

İbn Sînâ’nın çağdaşı Bîrûnî de bu alanda Kitâbü’s-Saydele adlı eserini kaleme almıştır. Onun bitkisel ilâç listesi, bilinen ve yeni olanlarla birlikte 770 civarındadır. Bu eserin diğerlerinden farklı bir özelliği de bitki isimlerinin Türkçe dâhil çeşitli dillerdeki karşılıklarını vermesidir. Diğer önemli farmakoloji ve botanik uzmanları arasında Tefsîru esmâi’l-edviyeti’l-müfrede min Kitâbi Dîskûrîdûs adlı eseriyle İbn Cülcül, Kitâbü’l-Edviyeti’l-müfrede adlı eseriyle Ahmed b. Muhammed el-Gafikî, Şerhu esmâi’l-ukkar adlı eseriyle İbn Meymûn ve Kitâbü’l-Câmi li-müfredâti’l-edviyeti’l-müfrede adlı eseriyle İbnü’l-Baytâr sayılabilir.

Bunların içinde, kısaca el-Müfredât diye tanınan kitabıyla İbnü’l-Baytâr’ın İslâm botanik tarihinde özel bir yeri vardır. Çünkü kendisinden önceki Ahmed b. Muhammed el-Gafiki, Şerîf el-İdrîsî, İbn Meymûn ve hocası İbnü’r-Rpollenûmiyye gibi üstatların eserlerinden olabildiğince yararlanmış ve bütün bu literatürün anlamlı bir sentezini ortaya koymuştur. Günümüze ulaşmış en büyük farmakoloji ansiklopedisi olan bu eserde 2000’in üzerinde basit ilâç tanımlanmıştır ve bunlardan 300’ü aşan miktarı çağının bilgisine göre yenidir. İbnü’l-Baytâr’ın, Dioskorides’in Materia Medica’sına içindeki müphem terimleri açıklamak için yazdığı şerh de, onun botanik terminolojisine ne kadar hâkim olduğunun bir kanıtıdır.

İslâm gezgin ve coğrafyacılarının ülkelerin bitki örtüsüne dair verdikleri bilgiler de botanik literatürünün gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bunlardan İbn Battûta seyahatnâmesinde gittiği yerlerde dikkatini çeken bitkileri tanıtmıştır. İbn Havkal ve İdrîsî gibi coğrafyacıların, meselâ Sicilya adasının bitki örtüsü hakkında verdikleri bilgiler fevkalâde ilgi çekicidir.

Osmanlılar’ın botanik literatürüne olan ilgilerinin Dioskorides, İbnü’l-Baytâr ve İbnü’l-Avvâm’ın eserleriyle el-Filâhatü’n-Nabatiyye üzerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Dioskorides’in kitabına İtalyan bilgini Pierre Andre Matthioli’nin yazdığı Latince şerh, Belgrad Divanı tercümanı Osman b. Abdülmennân tarafından Kitâbü’n-Nebât adıyla ve bazı ilâvelerle Türkçe’ye kazandırılmıştır. İbnü’l-Baytâr’ın Kitâbü’l-Câmi adlı müfred ilâçlara dair eseri, üçü Timurpaşaoğlu Umur Bey için olmak üzere altı ve İbnü’l-Avvâm’ın Kitâbü’l-Filâha’sı da iki defa Türkçe’ye çevrilmiştir.

Modern anlamda sistemli botanik öğretimine ilk defa, aynı günde açılmış (14 Mart 1827) Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire askerî okullarında başlandı ve dersler tabip muallim İstepan Karateodori tarafından verildi. 1839’da bu iki okulun Mekteb-i Adliyye-i Tıbbiyye (askerî tıbbiye) adıyla birleştirilerek başına Avusturyalı doktor Karl Ambros Bernard’ın getirilmesinden sonra daha sistemli hale gelen öğretim, Bernard’ın yazdığı Fransızca botanik ders kitabının Karateodori ve daha sonra hekimbaşı olan Sâlih Efendi tarafından okutulmasıyla sürdürülmüştür.

Ardından genişleterek Türkçe’ye çevirdiği İlm-i Hayvânât ve Nebâtât (İstanbul 1282) adlı kitapla da bu ilim dalının kurulmasında büyük emeği geçen Hekimbaşı Sâlih Efendi’nin yanında öğrencisi tabip Mehmed Ali Bey de (Hacı Ali Paşa) yer almış ve uzun yıllar Mekteb-i Adliyye-i Tıbbiyye’de, 1867’de kurulan Mekteb-i Mülkiyye-i Tıbbiyye’de (sivil tıbbiye) ve 1908’de bu iki okulun birleştirilmesiyle meydana getirilen Dârülfünun Tıp Fakültesi ile ona bağlı Eczacı Mekteb-i Âlîsi’n-de hocalık yapmış ve kısmen tercüme, kısmen telif ederek hazırladığı İlm-i Nebâtât-ı Tıbbiye (İstanbul, ts.) adlı eseriyle yine kendi çevirisi olan Kitâbü’n-Nebâtât’ı okutmuştur. Modern botanik ilminin asıl kurucusu olarak Hacı Ali Paşa’nın yardımcısı Esad Şerafeddin Bey (Köprülü) kabul edilmektedir. Esad Şerafeddin Bey’in ünlüleri Nebâtât-ı Saydalâniye (1912) olan birçok botanik kitabının sahibidir. Türkiye’de ilk defa tıbbî bitkiler bahçesi, tropikal bitkiler serası ve botanik öğretimi uygulama çalışmaları için laboratuvar kuran kişi ise muallim Şerafeddin Tevfik Bey’dir.

nane2

(Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi yıl: 2000, cilt: 22,  sayfa: 134-137)