DİVRİĞİ TURAN MELEK DÂRÜŞŞİFASI

DİVRİĞİ TURAN MELEK DÂRÜŞŞİFASI

.
Mengücekoğulları’nın Divriği kolunun başkentinde 1228 yılında Melike Turan Melek tarafından yaptırılan dârüşşifa ve ona bitişik olarak eşi Ahmed Şah tarafından bir külliye halinde inşa ettirilen cami, Anadolu’da bir benzeri daha bulunmayan, mimarî, sanat ve tıp tarihi açısından evrensel niteliği haiz bir şaheserdir.  Eşsiz bezemeleriyle dönemin taş işçiliğini aşan bu külliyenin özgün bir üslubu vardır. “Öncesiz ve sonrasız”, “mucize” ve “muamma” olarak nitelenen bu üslup Selçuklu dönemindeki sanat ve zanaat ortamının özelliklerini içeren büyük bir birikimi yansıtmaktadır. Bu eser, Anadolu Türk medeniyetinin ulaştığı düzey ve toplumsal refahın da bir göstergesidir.

Melike Turan Melek ve eşi Ahmed Şah, amca çocukları olup Sultan Alparslan’ın Anadolu’yu fethetmek için görevlendirildiği dört kumandanından biri Emir Mengücek Gazi’nin beşinci kuşak torunlarıdır. Mengücekoğulları (1071-1252), Anadolu Selçukluları’na bağlı, Erzincan merkezli bir devletti. En geniş zamanlarında Erzincan, Gümüşhane, Kelkit havzası, Divriği ve kuzey Tunceli bölgesine hâkim olmuşlardı.

Mengücekoğulları’nın Divriği kolu, siyasî tarih sahasında değil ama başkentleri Divriği’de bıraktıkları cami, medrese, dârüşşifa, türbe, hamam (külliye) yaptırmak, Divriği Kalesi’ni sağlamlaştırmak gibi eserler ya da içme suyu getirmek, sulama cetveli ihdas etmek gibi medenî işlerle şöhret kazanmışlardır. Böylelikle ülkelerini sulh ve refah içinde yaşatmışlar, yaptırdıkları mimarlık harikası Divriği Dârüşşifası ve Ulu Camii ile gizmeli başkentlerini taçlandırmışlardı. Mamur bir şehir olan Divriği, bu sebeple o dönemlerde “Dârü’l-hayr” olarak anılıyordu.

Ulucami ile bitişik dârüşşifa, ilk bakışta bütün bir yapı, dârüşşifanın taçkapısı da külliyenin ana girişi izlenimi verir. Ulucami, her iki yapının ortak adı olup Anadolu’da bu formda bütünleşmiş başka bir eser yoktur. Divriği Ulucamii ve Dârüşşifası, Anadolu Selçuklu camileri ve dârüşşifalarının en özgün örneği olduğu için 1985 yılında UNESCO Kültür Mirası listesine dâhil edilmiştir.

Divriği Kalesi’nin güneyinde yükselen bu eşsiz külliyenin başmimarı Ahlatlı Hürremşah’tır. Cami 32*40 metre (1.280 m2), dârüşşifa ise 24*32 metre (768 m2) olmak üzere, yapı, toplam 32*64 metre (2048 m2) dikdörtgen bir alan üzerine inşa edilmiştir. Alan olarak dârüşşifa, caminin 3/5’i kadardır. Dârüşşifanın ayrıca kendi alanının 1/3’ü kadar bir asma katı vardır.

Evliya Çelebi’nin “övmede diller âciz kalır” diye belirttiği Divriği Ulucamii ve Dârüşşifası ve içinde Şehitlik adı verilen türbesi, külliyenin günümüze gelen en önemli kısımlarıdır.

DARÜŞŞİFA

Yapı grubunun güneyinde yer alan Melike Turan Melek Dârüşşifası, Kayseri Gevher Nesibe Mâristanı (1206) ve Sivas I. İzzeddin Keykâvus Dârüssıhhası (1217) gibi günümüze bozulmadan gelebilen en eski Selçuklu tıp merkezlerinden biridir.

Batısındaki taçkapıda bulunan Arapça inşa kitabesinde şunlar yazılıdır: “Bu mübarek dârüşşifanın yapılmasını Allah’ın rızasını yerine getirmek isteğiyle kutlu Melik Fahreddin Behramşah’ın kızı bağışlanmaya muhtaç, adaletli Melike Turan Melek buyurdu. Allah kabul etsin, âmin. Altı yüz yirmi altı yılının birinci ayında (1228).” Dârüşşifada bulunan ikinci kitâbe usta kitabesidir. Büyük eyvanın arka kemerinin altında iki parçalı taş üzerinde, “Ahlatlı Hûrşad’ın eseridir.” yazılıdır.

Cömertliği ve hayırseverliğiyle ünlü Fahreddin Behramşah’ın kızı Melike Turan Melek, bütün servetini sanat şaheseri dârüşşifanın yapımında kullanmıştır. Bunda Melike’nin atadan, anadan aldığı terbiye ve yetişme tarzı yanında gücü ve varlığı da etken olmuştur. Melike’nin annesi İsmetî Hatun, “Sultanü’l-muazzam” adını ilk kullanan Selçuklu hükümdarı Sultan II. Kılıcarslan’ın kızıdır. Dolayısıyla Melike Turan Melek, II. Kılıcarslan’ın da torunudur.

Dönemin hekimlerinden ünlü tabip, ruh hekimi, bilgin ve botanist Abdüllatif el-Bağdadî’nin (1162-1231) Behramşah’ın sarayında konuk iken Melike Turan Melek’i şifa yurdu yaptırmaya teşvik etmiş olması muhtemeldir.

Mimari Yapısı. Cami ile aynı mimari örgüde ve 1,4 metre eninde olan dış duvarlar, dârüşşifada bulunan asma kattan dolayı, batı ve güney cephelerde 3 metre daha yüksek olup 12 metreyi bulmaktadır. Alanı iki kat büyük olan cami tek mekân iken, dârüşşifa, eyvanları, revakları, odaları ve asma katı ile çok bölümlü bir tasarımdır.

Dârüşşifanın Taçkapısı. Yükseklik, plan ve bezemeleri bakımından yepyeni özellikler göstermektedir. Taçkapı, benzeri olmayan, dolu dolu bezenmiş, iç içe iki taş kemerden oluşan eşsiz bir örnektir. Silme takımları, ince sütünçeler ve bunları sonlandıran palmetler, geometrik bordürlerle zenginleştirilmiştir. Yarım bir eyvan görünümündeki taçkapının kemeri, işlemeleri ve tacı, bir baş bağını andırmakta, başlık bordürleri Selçuklu kaftanlarının kollarındaki “şiraz” denilen kol bağlarına benzemektedir.

Yüksekliği 14 metre ve eni 10,5 metre olan taçkapının dış sütun demetleri üzerinde biri sol ve diğeri de sağ tarafta olmak üzere küpesi (mengüş) seçilebilen bir erkek başı ile örgülü saçları belirgin, fakat tahrip edilmiş iki insan figürü bulunmaktadır. Sivas Dârüssıhhası’nda ana eyvanın iki tarafında yer alan erkek ve kadın başı kabartmaları, eski Anadolu inançlarındaki anlamını yitirerek Selçuklu döneminde, sembolik, dekoratif ve koruyucu bir tılsım olarak mimari eserlerde rölyef olarak kullanılmıştır.

Taçkapıda tabandan yükselen sütun demetleri, kapı üzerinde yer alan diskler, kartuşlar, palmetler, ışık gölge oyunları olağanüstü bir sanatı sergiler. Kapı kavsarasının altına gelen alınlık üzerinde dekoratif yıldızlar, aynen bayrağımızdaki yıldızlardır. Alınlığın altında birinci kata ışık veren bir pencere bulunur. Bu dikdörtgen ve bölmeli pencere önünde eskiden döndüğü söylenen üzeri son derece zarif bezemeli bir denge sütunu yer alır. Bu anıtsal taçkapıda büyük ve kitlesel taşlar ustalıkla ve özellikle yıldız ve ay motifleri, palmetler, yaprak frizleri, yuvarlak dilimli yelpazeler, birçok bezeme ile uyum içinde, yüksek kabartma olarak hayranlık uyandıran zevk inceliği ile işlenmiştir. Taçkapının sol iç pâyesinde gizlenmiş, biri cepheden, diğeri profilden olmak üzere Selçuklu başlıklı “ustalar rölyefi” olarak adlandırılan bir kabartma şimdilerde kayıptır.

Dârüşşifanın taçkapısında bugünkünden çok farklı bir giriş kapısı bulunmaktayken örülerek doldurulmuştur. Bu kapının üst kısım dolgusu kare şeklinde bir pano olup yüzeyleri süslemeli sekizgenlerle bezenmiştir. Üstünde üç sıralı nesih yazıyla kitâbe taşı yer alır.

İç Mekânı. Dârüşşifanın taçkapısından, üstü zengin plastik görünümlü yıldız tonozla örtülü olan giriş eyvanına geçilir. Giriş eyvanından orta mekâna, değişik üslupta kemeri olan bir kapıdan geçilerek girilir. Orta mekânda simetri esas alınmış olup üç eyvanın tonozları da giriş tonozu gibi hareketli plastik ifadeye sahiptir. Revaklar, zenginleştirilmiş beşik tonozlarla üç bölümlü kısma açılırlar. Orta bölümde yine aynı şekilde tonoz kullanılmış, havuzun üstüne rastlayanın tepesinde açıkık bırakılmıştır.

Yapının yan eyvanlarının örtülerinde yıldız tonozun bütün değişik sistemleri uygulanarak hareketli bir görünüş sağlanmıştır. Bu yan eyvanlara sonradan mezarlar ilave edilmiştir. Bu kitâbesiz taş/alçı mezarların kimlere ait olduğu bilinmemektedir. Kuzey yan eyvanda altı, güney yan eyvanda iki sanduka vardır. Yerel anlatımlara göre bunlar, “ilim yapan müderrisler ve başka memleketlerden okumaya gelen talebelerdir.” Türbede yer kalmayınca vâkıfın evladı bu eyvanlara gömülmüş olmalıdır.

Yan eyvanların iki tarafında sivri kemerli kapılarla girilen beşik tonozlu birer oda bulunmaktadır. Dört ışınlı br yıldız tonozla örtülü ana eyvanda, yan duvarlarda bir merkezden çıkan yelpaze şeklinde süslemeler, eyvana hareketli görünüm kazandırır. Dârüşşifada iç mekân süslemesi mimari elemanların dekorlanmasıyla oluşur. Ana eyvanın kemer süslemesi üç ayrı bordür halindedir. Dârüşşifanın ana eyvanında tonozun bittiği yerde üç duvar boyunca uzanan silmenin her dört köşede önce kıvrılıp sonra yapraklarla zenginleşerek düğüm şeklinde iri bir motif oluşturduğu, eyvanın kuzey ve güney duvarı başlangıcındaki silmenin stilize yılan motifine benzediği görülmektedir.

Ayrıca eyvan kemerinin bastığı iki sıra yaprak dekorlu başlıklar ve kenar içyüzünde yer alan geçme dekorlu madalyonlar ile eyvanlar arasındaki mekânların ve dilimli kapı kemerleri yüzeyindeki diğer madalyonlar, ışınsal kabaralı rozetler, burada yer alan süslemelerdir. Orta hacimdeki dört sütundan girişin sağındakiler, silindirik gövdeli ve başlıkları birbirinin aynı olup gövdeleri çeşitli şekilde bezenmiştir. Sağdaki sütunlar ise kalın silmeler, rûmî, yarım ay ve palmetlerle bezeli başlık taşırlar. Dârüşşifanın ortasında yer alan sekiz köşeli havuz cenneti simgelemektedir.

Kümbet (Şehitlik, İç Türbe). Dârüşşifanın kuzeydoğu köşesine yerleştirilen içten kubbeli, dıştan piramit külahlı bu klasik Selçuklu kümbetinin, cami tarafında biri kapıya dönüştürülmüş iki hacet penceresi vardır. Kümbet tek tek katlı olup naaşlar, mumyalanmış olarak gömülmüştür. Yaşayışlarındaki sessizlikleri gibi bu mütevazı türbede yatan Mengücek beylerinin kabirlerinde yazı bulunmuyor. Fakat boyuttaki taş, tuğla ve alçıdan on beş sandukada medfun bulunanlar Divriği’nin yaşlıları tarafından verilen bilgilere göre şöyledir:

“Kapıdan girilince, sağdaki ilk dört mezardan firuze seramik kaplı olan birinci mezar Ahmd Şah’ın annesi Fatıma Hatun’a, ikincisi Helvacı Hatun’a, dördüncüsü dârüşşifayı yaptıran Turan Melek Hatun’a, orta sıradaki dört mezardan ilki (beşincisi) Ahmed Şah’ın babası Süleyman Şah’a, firuze renkli, üzerinde “Allah” yazılı altıgen karolarla kaplı ikincisi (altıncısı) Ahmed Şah’a aittir. Sonuncu sıradaki beş büyük mezar ve ayrıca aralarına sıkıştırılmış iki küçük mezar da şahın çocukları ve diğer yakınlarına ait olarak bilinir.

DİVRİĞİ ULUCAMİİ

Caminin bânisi Ahmed Şah, Mengücekoğulları’nın Divriği kolunun hükümdarı II.Süleyman Şah ve Fatıma Hatun’un oğludur. Ulu Cami’nin kitâbelerinde adı geçmeyen Fatıma Hatun’un 15 Muharrem 641 (5 Temmuz 1243) tarihli Ulu Cami vakfiyesinden, oğlu Ahmed Şah ile birlikte vakfın kurucusu olduğu anlaşılmaktadır.

Ulu Cami, onaltı sütunlu, mihrap duvarına dikey beş sahından oluşur ve üzerini bir kubbe, bir kubbe feneri ve yirmi üç tonoz örtmektedir. Sekiz köşeli olan sütunlar, geniş başlıklar taşımakta olup duvarların kalınlığı 1,4 metredir. Caminin kuzey kapısı (hanımlar kapısı), çarşı kapısı (batı/erkekler kapısı) ve doğuda yer alan şah kapısı olmak üzere üç muhteşem girişi vardır.

Caminin kuzeydeki taçkapısının yüksekliği 14,5 metre, eni 11,5 metre, derinliği ise 4,5 metredir. Taçkapının iki kanadında simetri izlenimi veren fakat birbirinin aynı olmayan arka arkaya sıralanan hemen hemen bağımsız durumdaki, yüzeyden fışkırmış gibi yüksek kabartmalar, her dalında ufak ağaçların, ince sütunlardan iri yaprakların, ayna denilen ve üzerleri yıldız kabartmalı yuvarlak levhaların çıktığı bir plastik görünüm sergilemekte, kapının her iki yanında vazodan çıkan hayat ağaçları yer almaktadır.

Kuzeydeki bu taçkapı ve bezemeleri, benzerine asla rastlanmayan hayal ötesi bir tasarım hünerisergilemekte, kompozisyonu, cephe güzelliği, kabartmaları, anıtsal etkisi, ışık ve gölge derinlikleri, yönünden üstünlük, taşımaktadır. Sanatkâr, sanki bitki motifleri ile bir cennet bahçesi tasarlamıştır.

Caminin kuzey  taçkapısı kavsara nişinin alt bölümünde, beş yüzeye bölünmüş kitâbelikte, celî tarzında Selçuklu neshi ile büyük kabartma harflerle çiçekli zemin üzerinde son derece özenli ve okunaklı kitâbede Arapça olarak şöyle denilmektedir:

“Yüce Allah’a yönelmek için bu cuma camiinin yapılmasını, Allah’ın rahmetine muhtaç güçsüz kul Süleyman Şah oğlu Ahmed Şah 626 (miladî 1228) yılında buyurdu. Allah, sultanlığını sonsuz kılsın.” Bu kitâbenin yukarısında, kapı kavsarasının alınlığında, “Sultanü’l-Âzam Alâeddin Keykubad’ın saltanıtında” cümlesinin yer aldığı, Sultan Keykubad’la Ahmed Şah arasındaki içtenliği yansıtan bir ithaf kitabesi bulunmaktadır. Ahmed Şah, I. Alâeddin Keykubad’la (1220-1237) oğlu II. Gıyâseddin Keyhusrev’in (1237-1246) saltanatlarına denk düşen 25-30 yıllık bir dönemde hükümrandır.

Camide tarih ve isim veren, toplam dört usta imzası ve ayrıca besmele, âyet ve dua yazılı olan yirmi bir kitâbe bulunmaktadır. Mihrap kubbesini taşıyan kemerlerden batıdakinin dış tarafında, kilit taşının üstündeki kartuşta “Ahlatlı Mügis’in oğlu Hürremşah’ın işidir.” yazılıdır. N. Sakaoğlu, Hürremşah ve babasının Azerî-Türkmen asıllı Müslüman olduğu kaydedilmekte, dârüşşifadaki usta kitabesinin ise Hûrşâd olarak okunması gerektiğini, cami ve dârüşşifada Hürremşah ve Hûrşâd adlı, Ahlatlı iki ayrı ustanın görev aldığını belirtmektedir.

Caminin batı yönünde bulunan çarşı kapısının yüksekliği 9,5 metre, eni 6 metre, derinliği 2,6 metre ve taşıntısı 1,4 metredir. Selçuklu sanatında rastlanılmayan özellikteki bu kapının üzeri, ince ayrıntılarla zengin bitkisel motiflerle bezenmiştir. Bu bezeme bir halı ve eşsiz desenlerle bezeli bir kumaşa benzetildiği için bazı sanat tarihçileri tarafından “tekstil kapı” olarak adlandırılmıştır. Kapı çıkıntısının sağ ve sol yüzeyinde birbirinin aynı olmayan, iki adet çift başlı kartal motifi bulunmakta, ayrıca kuzey tarafta bulunan çift başlı kartalın hemen yanında tek başlı bir kuş motifi daha yer almaktadır.

Pek çok hanedan tarafından kudret ve egemenlik sembolü olarak kullanılan kartalı, Türkler de hükümranlık ve kahramanlık sembolü olarak benimsemişler, kale duvarlarına, taçkapılara, köşk, saray süslemelerine, çini ve dokumalara stilize biçimde işlemişlerdir. Kartallar, dinî yapılar içinde ilk defa olarak bu camide bulunmakta olup bu avcı kuşlar, hiçbir yerde buradaki kadar zarif işlenmemiştir.

Doğu yönündeki şah kapısı, fonksiyonuna uygun olarak taht kapısı olarak da bilinmektedir. Yüzeyi bitkisel geometrik, yıldız, düğüm motifleriyle bezelidir. Caminin kuzeybatı köşesinde yer alan, silindirik gövdeli minaresi, Kanûnî Sultan Süleyman döneminde, 1523 yılında inşa edilmiştir.

Caminin mihrabı, biçim ve dekoratif özellikler açısından Anadolu’da tektir. Mihrabı her iki yandan kucaklayan hacimli el şamdanı kabartmaları önemli olup N. Sakaoğlu’nun belirttiğine göre yanar vaziyette mihrabın kaval silmesine asılı şamdanlardan soldakinin bezemeli yaprak kulpuna, -şimdiye kadar, yerli yabancı hiçbir araştırmacının dikkatini çekmeyecek şekilde- celî-kûfî harflerle “ya Allah, ya Muhammed” ism-i şerifleri işlenmiştir.

Anadolu Selçuklu sanatının klasikleşmiş üslubunda ve olağanüstü ustalıkla işlenmiş Ulu Cami’nin abanoz minberi ise kündekâri sanatının en üstün örneğidir. Minberin 638 (miladî 1240) tarihinde yerine konulduğu yazılıdır. Minber, caminin yapılışına, donanım ve bezemelerine egemen olan “harikaları aşmak ve bütün zamanlar boyunca özgün kalma idealine denk düşen” ahşap bir eserdir. Üzerinde çok sayıda âyet ve hadis bulunan minber, Tiflisli İbrahim oğlu Ahmed’in eseridir.

KAYNAK: Şifahaneler, Abdullah Kılıç, 2012, Turkuaz Sanat.