ÇANKIRI CEMÂLEDDİN FERRUH DÂRÜLÂFİYESİ (TAŞMESCİD)

ÇANKIRI CEMÂLEDDİN FERRUH DÂRÜLÂFİYESİ (TAŞMESCİD)

.
Selçuklu emîrlerinden Atabey Cemâleddin Ferruh tarafından Çankırı’da, Anadolu Selçukluları’ndan kalma önemli bir yapı olarak “derbent” denilen kuru çayın yanında, şehre hâkim yüksekçe kayalık bir tepe üzerinde, 22 Muharrem 633 (miladî 7 Ekim 1235) tarihinde Dârülafiye (dârüşşifa), 640 yılında da (1242) kuzey bitişiğinde dârülhadis inşa edilmiştir.

Süheyl Ünver, 1940’lı yıllarda burasının tanınamayacak kadar harap olduğundan bahsetmekte, “Hastanenin odaları şekilden şekile girmiş ve bozulmuştur. Kırk sene evvel hastanenin ancak altı odasının harap bir halde yalnız duvarları mevcut imiş. Bugün bu altı odadan da eser kalmamıştır. Yerlerine tekkenin şimdi yıkılan şeyh dairesinin bir kısmı ahşap olarak yapılmıştır.”

Bu yapı topluluğu (külliye), bugün halk arasında Taş Mescid adıyla anılan dârülhadis binası ve güneyindeki dârüşşifa alanından ibarettir. Altındaki türbesiyle beraber dârülhadis kısmı ayakta,  dârüşşifa ise tamamen yok olmuştur. Ancak 13 Haziran 2012 tarihinde yaptığımız inceleme sırasında dârülhadisin güneyinde yer alan ve uzun yıllar dümdüz olan dârüşşifa alanında, 2011 yılında yapılan kazıyla şifahanenin temellerinin ortaya çıkartılmış olduğunu gördük. Temel izleri yapının planı hakkında fikir vermektedir. Temellere göre yapının en güneyinde, şifahane temelleri üzerine sonradan inşa edilen ve 1940’lı yıllara kadar eski fotoğraflarda görülebilen sekizgen planlı mevlevîhanenin izleri de görülebilmektedir.

Eski fotoğraflarda Taş Mescid’in kuzeydoğusunda görülen şeyh binası ve kapısından ise günümüzde hiçbir iz yoktur. Bugün dârüşşifanın temellerinin bulunduğu bu alan bir ihata duvarı ile çevrilidir. Bu alana, yani dârüşşifaya, bir kapı ile dârülhadisten de geçilebiliyordu. Selçuklu sülüsü ile yazılmış kitabeden öğrendiğimize göre bina Atabey Cemâleddin Ferruh tarafından 633 (1235) yılında yaptırılmıştır. Dârüşşifaya ait, fakat neresinden alındığı bilinmeyen bir kitabenin metni şöyledir:

“Bu mübarek dârülâfiyenin yapılmasını 633 yılı Muharrem ayında büyük sultan, memleketler açan, Abbasî halifesinin (emîrü’l-mü’mînin) ortakçısı ve Keyhüsrev oğlu Alâeddin Keykubad –Allah (cc) aziz ve mansur eylesin- devletli günlerinde kulların fakiri ve Allah’ın rahmetine muhtaç, âzatlı kölelerden Atabey Lala Cemâleddin Ferruh -Allah (cc) muvaffak eylesin- emretti.”

Süheyl Ünver de kitabenin okunuşunu şöyle vermektedir: “Kasîmi emirülmüminin sultanı azam Alâüddünya veddin, ebülfeth Keyhusrev oğlu Keykubat’ın -Cenabı hak yardımcılarını, dostlarını aziz etsin- zamanı saltanatında bende-i zaif, mevlâsının rahmetine muhtaç, Atabay Cemaleddin Ferruhul Melikiyyül İtaki bu meymun (ve mubarek) Dârülafiye’nin bina ve imarını emretmiştir. Altı yüz otuz senesi muharrem yirmi ikisinde (7 Ekim 1235).”

Atabey Cemâleddin Ferruh, Sultan Alâeddin Keykubat zamanında yetişmiş emirlerdendir. Sivas Dârüşşifası’nın 1 Muharrem 615 (30 Mart 1218) tarihli vakfiyesinden öğrendiğimize göre orasının mütevellisidir. Kitâbedeki ifadeden Cemâleddin Ferruh’un şehzadelerin yetiştirilmesine memur edilmiş “lala” ve “atabey” (eski Türk devletlerinde, özellikle Selçuklular’da şehzadelerin eğitimi veya bağımsız olarak bir eyaletin yönetimi ile görevli vezir) olduğu anlaşılmaktadır.

Bilahâre, dârüşşifanın bânisi, binaya ilaveten 640 (1242) yılında bugün Taş Mescid diye anılan iki katlı bir dârülhadis ve altına da kendisi için bir mezar-türbe yaptırmıştır. Dârülhadis, kül rengi kırmızı beyaz kesme taşlarla muntazam bir şekilde kayalığın kuzey yamacına inşa edilmiştir. Kuzey yüzündeki çift taraflı merdivenle çıkılan dârülhadise (Taş Mescid) mukarnaslı bir kapıdan girilmektedir. Kapının üzerinde orijinal bir kitâbe mevcuttur. Kitâbede üstte “Essultan fi sene erbain ve sitte 640”, altta “Emere bi imareti darulhadis vel makbere inde lütfullahi el muhtaç ilarahmetillahi Atabey Ferruh bin Abdullah” yazmaktadır. Kitâbenin Türkçesi ise şu şekildedir: “Bu dârülhadis ve mübarek makberenin yapılmasını latif olan Allah’ın rahmetine muhtaç Abdullah oğlu Atabey Ferruh 640 (1242) yılında emretti.”

Dârülhadiste üst katta sağlı sollu iki eyvan , girişin karşısındaki güney cephede de dârüşşifaya açılan bir kapı yer almaktadır. Kapının bu iç yüzünün üzerine yarım yıldız motiflerinin sıralandığı basit bir silme ile geçmeli şekilleri ihtiva eden kabartma iki rozet işlenmiştir. Bu kapının üzerinde üç satırlık nesih ile yazılmış küçük bir mermer kitâbe bulunmaktadır. Kitâbede, üst sırada “el-Cemâli”, ikinci sırada “Şehâbeddin” yazılıdır. Üçüncü sıradaki yazı ise kırıktır. Kitâbenin üçüncü satında mimarın isminin yer aldığı zannedilmekteyse de, buna dair kesin hüküm vermek zordur. Girişe göre sağ taraftaki eyvan, mescid olarak kullanılmaktadır. Sol taraftakine ise alttaki mezar odasındaki mezarların üstüne gelecek şekilde sembolik iki mezar yerleştirilmiştir. Bu mezarlardan biri Atabey Cemâleddin Ferruh’a aittir.

Üstteki dârülhadis giriş kapısının altında, üst kapının alt hizasına gelen, basık kemerli küçük bir türbe kapısı vardır. Buradan dârülhadisin altına rastlayan mezar odalarına girilir. Girişin iki tarafında yer alan mezar odalarında sandukalar bulunmaktadır. Sağdaki mezar odası içeriden bağlantılı olmayıp binanın batı cephesinden ayrıca bir giriş kapısı vardır. Soldaki basık tonozlu karanlık odada altı adet mezar mevcuttur. Süheyl Ünver, mezarların 1940’lı yıllardaki durumunu anlatırken “soldaki odada altı tabut mevcut, tabutlar içindeki cesetler kısmen çürümemiştir” demektedir.

Aynı şekilde Yılmaz Önge de, 1962’de “içeride altı adet üstü açık yarı yarıya çürümüş cesetleri ihtiva eden ahşap sanduka mevcuttur. Bunlardan ortadakinin binanın bânisi Cemâleddin Ferruh’a ait olduğu düşünülebilir” demektedir. Yani o yıllarda ahşap mezarlarda üzeri açık ve yarı çürümemiş cesetler görülebilmektedir. Şu anda ise bu mezarların üzeri kapatılmış, lahit şeklinde yeniden düzenlenmiştir.

DÂRÜŞŞİFANIN İŞLEYİŞİ

Dârüşşifanın ne zamana kadar çalıştığı hakkında bir bilgiye tarihî kaynaklarda ve arşivlerde şimdiye kadar rastlanamamıştır. Ancak dârülhadis hakkında Vakıflar Arşivi’nde Osmanlı dönemine ait bazı bilgiler tespit edilmiştir. Bu konuda Süheyl Ünver, şu bilgileri vermektedir: “Hicrî 990 (1582) yılında Mustafa b. Ramazan isminde bir zat Timarhane mahallesine getirdiği mecrasını tamir ve her mahalle için bir miktar para vakfediyor. Tımarhane mahallesi de bugün Taş Mescid ıtlak olunan bu mevlevîhâne civarıdır… Başvekâlet Arşivi’nde mevcut 1202 (1787) tarihli beratta Çankırı’da kain tımarhane mescidi vakfı imameti ciheti, yazılıdır.” (Selçuklu Tababeti, s.70)

Yılmaz Önge, 1962’de yapının son dönemiyle ilgili şu bilgileri vermektedir: “Dârüşşifa ve dârülhadis, tekke ve zâviyeler kapatılıncaya kadar Çankırı Mevlevîhânesi olarak kullanılmıştır. Bazı eski fotoğraflarda Taş Mescid’in hemen arkasında bir avlu etrafında sıralanan ve eski dârüşşifanın bir kısım sahasını kaplayan bir yapıya, dârülhadisin kuzeybatı köşesine bitişik, basık kemerli ve üzeri ahşap, üçgen saçaklı cümle kapasından geçilerek giriliyordu. Bu kapının karşısına gelen on üç odalı ahşap iki katlı şeyh dairesi, buna bağlanan yine iki katlı, dâhilde sütunlu bir galeri ile çevrilmiş, ahşap kubbeli, sekizgen planlı bir semâhâne ve bunların yanı sıra imaret, mutfak, helâlar ve alt katta da bir ahır inşa edilmiş; Odunpazarı ile aşağı bahçelerin gelirleri buraya vakfedilmiştir… Civarda oturan eskilerin naklinden, mevlevîhânenin arkasındaki arazinin de dergâha ait bağ ve bahçeler olduğu anlaşılmaktadır.”

Mevlevîhâne kapandıktan sonra bina özel idarenin eline geçmiş, bilâhare bakımsızlıktan harap olmuştur. Bir müddet cephanelik ve depo olarak kullanılmıştır. Son zamanlarda yeniden restore edilen dârülhadis ayaktadır. 2011 yılında tamamlanan kazılarla ortaya çıkarılan dârüşşifanın temelleri ise belirlenmiştir. Yerel yönetimlerin dârüşşifanın bu temelleri üzerinde, aslına uygun bir mimariyle kültür merkezi yapma planları bulunmaktadır.

DÂRÜŞŞİFADAN KALANLAR

Dârüşşifaya ait, kupa şeklinde bir gövdeye sarılı yılan motifi bir taş, bugün Çankırı Müzesi’nde bir camekân içerisinde sergilenmektedir. Bu objenin kaide kısmı 18*13 cm, üst kısmı ise 23*17 cm ölçülerindedir. Kupanın altından dolanarak kıvrılan yılan kabartması kadehin üzerine kadar uzanmaktadır. Dârüşşifa içerisinde nerede kullanıldığı bilinmemektedir.

Kalabilen bir diğer parça ise tıp sembolü olarak kullanılan ve başları karşılıklı gelecek şekilde birbirine sarılmış yılan motifli taş üzerine işlenmiş kabartmadır. Bugün kayıp olan parçanın ebadı, kaynaklarda 100*25 cm olarak belirtilmektedir. Bu bilgi, yılan motifinin XIII. yüzyılda Selçuklular tarafından sağlık sembolü olarak benimsendiğini göstermektedir. Bu kabartmanın, dârülafiyede bulunan Çankırı Mevlevîhânesi şeyhi tarafından muhafaza edilmiş olduğu, Süheyl Ünver’in Çankırı defterinde kayıtlıdır. İnceleme sırasında Taş Mescid’in mezar odalarına girilen alt kapısının üzerine, bu kabartmanın taşa işlenerek yapılmış bir kopyasının yerleştirilmiş olduğu görülmüştür. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin amblemi de, ilgili tarihte, Süheyl Ünver tarafından birbirine geçmeli bu yılan figürü esas alınarak çizilmiştir.

KAYNAK: Şifahaneler, Abdullah Kılıç, 2012, Turkuaz Sanat.